Ulus Nedir?

Ulusların ortaya çıkışı, kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Kapitalizmden önce ulus diye bir şey yoktu. Ilk uluslaşma süreçleri, coğrafi keşiflerden sonra avrupada başladı. Kapitalistleşmeye öncülük eden ingiltere, fransa, hollanda gibi ülkeler, ilk uluslaşma süreçlerine de sahne oldular. Elbette süreç her ülkede tam olarak aynı biçimde yaşanmadı. Biz anlatımı kolaylaştırmak için burada daha çok, sürecin daha rafine biçimde gerçekleştiği fransa örneğini merkeze alacağız.

Avrupada feodal dönemde krallar, yerel soyluların üzerinde zayıf bir otoriteye sahipti. Her krallık, bir çok yarı bağımsız devletçikten oluşuyordu. Buna bağlı olarak ülkelerin içinde hukuki ve kültürel bir homojenlik söz konusu değildi. Her bölgede farklı hukuk kuralları, farklı vergi oranları, farklı ölçü birimleri, hatta yer yer farklı para birimleri geçerliydi. Tarım ekonomisi bölgeler arasında çok fazla ilişkiyi gerektirmiyordu. Bu nedenle her bölge kendi dilini konuşur, krallıkta bir ortak dil bulunsa da köylülerin ve kentli emekçilerin, yani toplumun ezici çoğunluğunun bu dili bilmesi gerekmezdi. Iki farklı bölgede yaşayan insanlar arasında yalnızca iki bağ vardı. Birincisi, basitçe aynı krala bağlı olmaktı. Bu bağ her an kopabilecek durumdaydı. “Milli ruh” henüz icat edilmemişti. Ikinci bağ dindi. Insanları bir ölçüde birbirine bağladığı söylenebilecek tek şey buydu. Savaşlara din uğrunda gidilirdi. Ama din de krallıkları aşan bir çapta örgütlenmişti. Kilise bütün krallıkların üzerinde bir otoriteydi. Bütün avrupanın her yerine uzanabilen tek güç oydu. Onun da kendi dili, kendi aidiyet duygusu vardı. Feodalitede toplum 3 sınıfa ayrılmış durumdaydı. Din adamları, soylular ve 3. Sınıf, yani halkın geri kalanı. Bu sınıfın ezici çoğunluğunu köylüler oluşturuyordu. Ancak soylu olmayan kentli sınıflar, yani tüccarlar, zanaatçılar, o zamanlar olduğu kadarıyla işçiler de bu sınıfa dahildi. Egemen sınıflarla halkın aynı topluluğun parçaları olduğu gibi bir düşünce kesinlikle yoktu. Böyle bir düşüncenin oluşmaması için gereken her şey yapılırdı.

Ancak bu yapının içinde, bu yapıyı yıkacak güçler yavaş yavaş gelişiyordu. Kentlerde tüccarların ve bazı zanaatçıların elinde giderek bir servet birikiyor, burjuvazi yükseliyordu. Coğrafi keşifler bu gelişmeyi hızlandırdı. Burjuvazi geliştikçe, soylularla çelişen çıkarlarını daha güçlü biçimde savunmaya başladı. Üretim ilişkileri kapitalistleştikçe, bir taraftan burjuvazinin elindeki sermaye birikimi artıyor, diğer taraftan soyluluğun toplumsal işlevi azalıyordu. Soyluluk giderek hiç bir işe yaramayan ama hukuki ayrıcalıkları sayesinde büyük toplumsal kaynaklara el koyan asalak bir sınıf haline gelirken, burjuvazi servet sahibi, ama hala halktan sayılan, hakettiğini alamadığını düşünen bir sınıf durumuna geliyordu.

Bu dönemde krallarla burjuvazi arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifakın bir sonucu olarak mutlak monarşiler yükseldi.

Burjuvazi daha çok ve daha kolay ticaret yapabilmek istiyordu. Ama feodal ayrıcalıklar bunun önünde engeldi. Ülkenin bir yerinden bir başka yerine mal götürmek için bile, geçilen her bölgede yerel beylere haraç ödemek gerekiyordu. Hukuk birliğinin olmayışı, ölçü birimlerinde, para biriminde, dilde bir sürü farklılık olması ticareti zorlaştırıyordu. Burjuvazinin çıkarları, ülke içinde homojenliğin sağlanmasını, iç pazarın ortaklaştırılmasını gerektiriyordu. Bunun için de soyluların yerel hakları kaldırılmalıydı. Ayrıca burjuvazinin, gümrük duvarlarıyla dış rekabete karşı korunmaya da ihtiyacı vardı. Ek olarak toplumun büyük çoğunluğunun serflik yoluyla toprağa bağlı yaşaması burjuvazinin çıkarlarına aykırıydı. Onun, ihtiyaca göre bir bölgeden diğerine savrulabilecek, özgürce sömürülebilecek özgür bir emek gücüne ihtiyacı vardı.

Krallar ise eskiden beri soylularla bir otorite mücadelesi içindeydi. Kapitalistleşmeyle birlikte kentlerin öneminin artışı krallara soyluluk karşısında büyük bir avantaj sağladı. Askeri teknolojideki gelişmeler de aynı yönde etki yapıyordu. Topculuktaki gelişmeler bir taraftan soyluların kale ve şatolarını yıkmayı kolaylaştırırken bir taraftan da savaşı giderek daha pahalı hale getirdi. Ne var ki soylular köylülerin emeğine buğday olarak el koyuyordu. Bu nedenle ellerinde bol buğday vardı ama pek para yoktu. Para, artı değere para cinsinden el koyan burjuvalardaydı. Onlar büyüyen askeri harcamalar için krallığı finanse edebilir, kralları askeri açıdan soylulara bağımlı olmaktan kurtarabilirdi.

Burjuva parasıyla dökülmüş kraliyet topları, soylu şatolarını yıktı. Soylular kralın mutlak otoritesini tanıdılar. Ama ayrıcalıklı bir sınıf olarak kaldılar. Gelişen bürokratik aygıttaki önemli görevliler onlardan seçiliyordu. Hareket alanları daralsa da büyük toplumsal kaynaklara el koymakta devam ettiler.

Bu dönemde uluslaşmanın nesnel temelleri gelişti. Kentlerde burjuvalar, ortak bir kültürü ve daha önemlisi ortak çıkarları paylaşan, tüm krallık çapında örgütlenebilen bir sınıf oluşturuyordu. Merkezi devletin güçlenmesi, yerel farklılıkları bir ölçüde azaltmış, ülke çapında gündemleri ve ideolojik iklimi bir ölçüde ortaklaştırmıştı.

Ulus, bütün somut, sınıfsal özelliklerinden bağımsız olarak ortak bir öze, ortak çıkarlara, ortak bir kültüre ve ruha sahip olan bir insan topluluğu varsayımına dayanır. Örneğin fransız ulusunun çıkarlarından ya da isteklerinden söz edildiğinde, ister işçi ister patron, ister köylü ister kentli bütün fransızların ortak çıkarlarının ve isteklerinin bulunduğu ön kabul olarak alınmış olur. Ulusçu varsayıma göre bütün fransızlar ortak ve aşkın bir özü paylaşırlar.

Ulus fikri ilk olarak aydınlar arasında ortaya çıkmış ve burjuvazi arasında kabul görmüştür. Bu, kuşkusuz tesadüf değildi. O dönemde ulus varsayımına gerçekten de uyan, ülke çapında ortak bir duygu geliştirebilmiş kesimler yalnızca bunlardı. Ulus, kuramsal düzeyde formülleştirilmeden önce nesnel olarak bir ölçüde ortaya çıkmıştı. Ama ancak bir ölçüde. Nüfusun büyük çoğunluğu için hala bir kültür ve çıkar ortaklığı söz konusu değildi. Yine de milliyetçiler bütün fransızları homojen bir kitle olarak varsaydı. Kuramla somut gerçeklik arasındaki boşluk zamanla giderilecek, hayat kurama uydurulacaktı. Önce burjuvazinin yaşam gerçekliğinden doğan ulus, fransız devriminden sonra tüm halkın gerçekliği haline getirilecekti.

Burjuvazi, ulusta mükemmel bir ideolojik araç bulmuştu. Bütün fransızların ortak bir özü paylaşması, doğuştan gelen eşit haklar düşüncesini beraberinde getiriyordu. Bütün fransızlar eşit olduğuna göre soyluluk ve feodal haklar anlamsızdı, uydurmaydı, doğaya aykırıydı. Bütün fransızlar kardeşti. Dolayısıyla 3. Sınıftan olan insanların da ülkenin kaderi üzerinde söz söylemeye din adamları ve soylular kadar hakları vardı. Milliyetçiliğin ilk yorumları burjuva aydınlanmacılığıyla el ele gelişti ve ilerici bir karaktere sahipti. Hatta ilk örneklerinde eşit haklar düşüncesi evrensel bir yaklaşımla bütün insanlara genişletiliyor, özgürlük yalnızca fransızlar için değil bütün uluslar için isteniyordu. Burjuvazi tüm yurtdaşların hukuki eşitliği için mücadele ederken kendisiyle birlikte 3. Sınıfın tamamını siyaset alanına çekiyordu. Fransız devrimi burjuvaziyi iktidara getirmişti ama devrimi yapanlar burjuvalardan çok işçiler, köylüler ve zanaatçilerdi.

Ulus, monarsi açısındansa iki ağzı keskin bir bıçak gibiydi. Merkeziyetçiliği meşrulaştırdığı ve kilise otoritesini azalttığı oranda iyiydi. Insanlar artık din yerine ya da dinle birlikte, ulusal cıkarlar adına savaşa sürülebilirdi. Ama ulus kavramının ima ettiği eşitlik, krallar için çok tehlikeliydi. Yeni anlayışa göre artık ülke kralın kişisel mülkü olamazdı. Belki kral ulus adına yönetebilirdi. Ancak bu da zorunlu değildi. Bu gün başında bir kral isteyen ulus yarın cumhuriyeti de ilan edebilirdi. Bu tamamen, ulus adına kimin konuşabildiğine bağlıydı.

Ulus kavramının tarihteki rolü, diyalektik gelişmenin güzel bir örneğini sunar. Bir ülkede yaşayan bütün insanların homojen bir kitle olduğu düşüncesi, yukarıda değindiğimiz gibi, yurtdaşların hukuki eşitliği düşüncesini getirdiği için tarihte ilerici bir rol oynamıştır. Ancak aynı hoamojenlik varsayımı, ulusun gerici özelliğini de içinde barındırıyordu. Feodaliteden kapitalizme, monarşiden cumhuriyete giden süreçte ulus kavramının rolü ilericiydi. Ancak burjuva cumhuriyetleri kurulduğunda, kağıt üzerindeki eşitliğin pek bir anlamının bulunmadığı görüldü. Tüm yurtdaşlar kağıt üzerinde eşitti. Ama herkes haklarını kullanabilecek durumda değildi. Örneğin bugün bütün türklerin, ada satın almaya hakkı bulunur. Herkes fabrika kurmakta sonuna kadar özgürdür. Öyle tercih eden bir yurtdaş hiç çalışmamayı da seçebilir. Kağıt üzerinde böyledir ama gerçekte, nüfusun büyük çoğunluğunun doğru düzgün beslenme, doğru düzgün barınma ve ısınma hakları bile yoktur. Türk ulusunun %1’inden azını oluşturan bir grup insan, nüfüsün çoğunluğunun emeğine el koyarak zenginleşir.

Gerçekte, kapitalist bir toplum sınıflara bölünmüş durumdadır. Bu sınıfların çıkarları birbirleriyle uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Işçilerin ve patronların ortak çıkarları yoktur. Ancak milliyetçilik, fransız patronların ve fransız işçilerin, sırf fransız olmaktan kaynaklanan ortak çıkarlarının bulunduğunu söyler. Ulus, sınıfsal ayrımları gizler, önemsizleştirir, yoksayar. Bu elbette burjuvazinin çıkarına bir durumdur. Işçiler, patronlarla aynı topluluğun parçası olduklarına, aynı gemide bulunduklarına ikna edilirler. Ulusal çıkarlar adına, gerçekte patronların çıkarları için savaşlara sürülürler, haklarını aramaktan geri dururlar ve patronların temsilcilerini oylarıyla iktidara getirirler. Bu nedenle ulus kavramının günümüzde en ufak bir ilerici özelliği kalmamıştır. Bu gün milliyetçilik, sınıf uzlaşmacılığı ve burjuva çıkarlarının savunulması demektir. Dolayısıyla ulus kavramının siyasetteki rolünün azaltılması, işçi sınıfının çıkarınadır.

Zaten bu gün milliyetçiler, yurtdaşların eşitliğini falan savunmazlar. Onun yerine serbest girişimciliğin ülkenin kalkınması için ne kadar da yararlı olduğunu anlatırlar.

Üstelik milliyetçilik, tarihe dair tamamen yanlış bir anlayışın yerleşmesine yol açar. Milliyetçilik tarihi yeniden yazmıştır. Aslında tarihi ilk önce milliyetçiler yazmıştır demek daha doğru olur. Modern tarih yazıcılığı milliyetçilikle başlar.

Bütün milliyetçilikler kendi uluslarının 5000 yıldır, 6000 yıldır, 8000 yıldır, ne tutturabilirlerse o kadar bin yıldır var olduğunu iddia ederler. Bu gerçek dışı anlayışa göre tarihin başından beri pek bir şey değişmemiştir. Insanlar en başından beri farklı uluslara bölünmüş olarak vardır. Tarih, ulusların üstünlük mücadelelerinden başka bir şey değildir. O ulus güçlenir bu ulus zayıflar, o ulus şurayı istila eder, öbürü falancalarla savaşır, ama dünya temelde şimdi nasılsa en başından beri öyledir. 10000 yıl önceki insanların şimdiki insanlardan farkı yalnızca, yanlışlıkla 10000 yıl önce doğmuş olmalarıdır. Bir de daha ilkel bir teknoloji kullanmaları. Milliyetçiler yanlış biçimde modern anlayışı ve tartışmaları, geçmişte de görmeye çalışır. tarihteki kişilere türklüğü yüceltmek, fransızlığı zıplatmak gibi olmadık motivasyonlar yükler. Oysa ulus kategorisi kapitalizmden önce yaşayan insanlar için anlamsızdır. Milliyetçilerin bu günden bakarak kendi ataları olarak gördüğü eski insanlar, gerçekte hiç bir ulusa mensup değildi. Onlar kendilerini bambaşka biçimlerde tanımlardı. Milliyetçiler bu sorunu da, bir milli uyanış varsayımıyla aşmaya çalışır. buna göre milletler aslında hep vardır ama, tarihin karanlık bir döneminde milli bilinçleri zayıflamıştır. Milliyetçiliğin yeni ortaya çıkışı, uykuda olan milli ruhun, artık o her ne demekse, uyanmasından ibarettir. Gerçekte uyanan, burjuva çıkarlarıdır. Geçmişte yaşayan insanlaraysa, yapay bir biçimde italyanlık, fransızlık, türklük yüklenir.

Ulusların tarih boyunca var oldukları safsatasını desteklemek için ileri sürülen genetik ve etnik kanıtların anlamsızlığını bu serinin ilk iki videosunda tartışmıştık. Irklar zaten uydurmadır. Etnik gruplar ise tarihte, milliyetçilerin iddia ettiği rolü oynamamıştır. Kuşkusuz fransızca 1789’da, türkçe de 1923’te gökten inmiş değildir. Geçmişte, bu dillerin atası olan dilleri konuşan insanlar yaşamıştır. Bu gün kullanılan ulus adları da her zaman geçmişten seçilir. Ama iki farklı şeye aynı adı verdiğinizde onlar aynı şey haline gelmez. Türk sözcüğünün bu gün ifade ettiği anlamla 1000 yıl önce ifade ettiği anlam farklıdır. Bu günün kavramlarını ve anlayışını geçmişe taşımak, geçmişte olanları yanlış anlamaktan başka bir işe yaramaz. Tarihte adlar, epeyce gevşek ve değişken bir biçimde kullanılmıştır. Örneğin moğol imparatorluğu, hindistan dışındaki neredeyse bütün asya halklarını birleştirmişti. Tatarlar, bu birlik içindeki topluluklardan sadece biriydi. Ancak istila edilen pek çok bölgede, moğol birliğinin içindeki herkes tatar diye anılmıştır. Bu adlandırmaya bakarak birlik içindeki tüm insanların homojen bir kitle oluşturduklarını düşünmek büyük bir yanılgı olurdu. Benzer biçimde türk adı, göktürk konfederasyonuyla birlikte genellik kazanmıştır. Göktürklerden sonra pek çok yerleşik halk için boskırdan gelen herkes türktür. Daha önceki bir dönemde boskırdan gelen herkes hundu. Daha önce iskitti. Gerçekte avrasya boskırlarında, en az 5 farklı dil ailesinden yüzlerce farklı dil konuşan binlerce topluluk yaşıyordu. Elbette benzer koşullarda, benzer üretim ilişkileri içerisinde yaşayan bu halkların kültürleri birbirine benziyordu. Bu benzerliğin dışarıdan bakan gözlemcilere, olduğundan da büyük görünmesi doğaldı.

Milliyetçi anlatı, ulusu bu günden geçmişe doğru kurarken, tarihte işine gelen, kendi anlatısını güçlendirecek olguları bulup öne çıkartır, bulabildiği olgulara yanlış anlamlar yükler. Gerçekte modern bir halk, tıpkı genetik olarak pek çok kaynaktan beslenerek oluştuğu gibi kültürel olarak da tek bir soy hattından değil, birbirine hiç benzemeyen pek çok eski kültürden beslenir.

Uluslaşma süreçleri başlangıçta nesnel gelişmelerin bir ürünü olsa da sürecin erken aşamalarından sonra büyük ölçüde siyasal öznelerin tercihleriyle biçimlenmiştir. Ulus kendiliğinden var olmaz. Büyük ölçüde inşa edilir. Başlangıçta var olmayan homojenlik, burjuva iktidarında devlet politikalarıyla yaratılır. Bu durumun iyi bilinen ve açık sözlü bir ifadesi, italyan birliğinin sağlanmasında önemli rol üstlenmiş bir siyasetçi olan massimo d’azeglio’nun, 1860 yılında italyan parlementosunda söylediği şu sözlerde bulunur. “italyayı yarattık. Şimdi italyanları yaratmalıyız.” d’azeglio böyle söylemekte haklıydı, çünkü o sırada italya halkının ancak çok küçük bir kısmı italyanca konuşuyordu. Benzer bir durum fransa için de söz konusuydu. Devrimden önce fransada nüfüsun çoğunluğunun ana dili fransızca değildi.

Uluslaşma sürecinde pek çok yerel dil, ulusal dil tarafından yok edilir. Bu süreçte ekonomik ilişkiler temel belirleyendir. Kentlerde ve modern yaşamda baskın olan dil, daha prestijli hale gelerek diğerlerini asimile eder. Kitle iletişim araçları ve kitlesel eğitim de aynı yönde etki yapar. Siyasi tartışmalarda, bilimsel ve sanatsal üretimde kullanılan merkezi dil daha fazla gelişir ve kendini dayatır. Asimilasyona karşı aktif direncin oluştuğu durumlarda, süreç devlet zoruyla desteklenir. Böyle durumlarda genellikle süreç yavaşlar, hatta tamamen başarısızlığa uğrayabilir.

Erken kapitalistleşen, burjuva iktidarının daha güçlü biçimde yerleşme olanağı bulduğu ülkelerde, süreç genellikle büyük bir sorun çıkmadan gerçekleşir. Geç kapitalistleşen, burjuvazinin ekonomik ve ideolojik araçlarının daha zayıf olduğu ülkelerde ise sürece çok fazla devlet zoru eşlik eder. Bu ülkelerde merkezi olanın dışında uluslaşma süreçleri de yaşanır, buna bağlı olarak ezilen ulus hareketleri gelişir.

Tarihte uluslaşma, iki biçimde ailerici rol oynamıştır. Birincisi, az önce gördüğümüz gibi ulus, burjuva devrimleri sırasında modernleştirici bir etki yapmıştır. Ancak kapitalizmin tamamen yerleşiklik kazandığı günümüzde artık ulusun böyle bir işlevi kalmamıştır.

Uluslaşmanın ikinci olumlu etkisi, ezilen ulus hareketleriyle gerçekleşir. Ekim devrimine giden süreçte, ezilen ulus hareketleri, komünistlerin önemli bir müttefiki olmuştur. Devrim öncesi rusyada, nüfusun yaklaşık %57’sinin ana dili rusça değildi. Ezilen halklar, özgürlüklerini 1917 ekim devrimiyle kazandı. Ek olarak sovyetler birliği var olduğu dönem boyunca anti emperyalist kurtuluş savaşlarını destekledi. Bu dönemde ulusal hareketler genel olarak sol eğilimliydi. Varlıkları, emperyalizmin işini zorlaştıran bir etki yapıyordu. Sovyetler birliğinin ortadan kalkmasından sonra ulusal hareketlerde genel bir sağa kayış görüldü. Bu gün ezilen ulus hareketlerinin sosyalizmi destekleyen, yakınlaştıran bir etki yaptığı söylenemez. Aksine bunlar pek çok örnekte, emperyalizmin bölgelere müdahale ederken kullandığı gerekçelere dönüşmüşlerdir.

Ezilen ulus milliyetçiliklerinin kendinde, doğalından bir ilericilikleri yoktur. Ezilen ulus milliyetçilikleri de temel özellikleri bakımından ezen ulus milliyetçilikleriyle aynıdır. Onların ilericiliği, siyasal mücadelelerde sosyalizmden yana ağırlık koymalarından kaynaklanmıştır. Ezilen ulus hareketlerinin mutlak olarak ilerici ya da gerici olduklarını söylemek yanlış olur. Bu hareketler dolaylı biçimde de olsa sosyalist devrime yararlı oldukları oranda ilericidirler. Kapitalizmin bu gelişkin evresinde, ilericiliğin başka ölçütü yoktur.

Komünistler elbette, sınıflı toplumdan kaynaklanan bütün eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasını hedefler. Buna, ulusal eşitsizlikler de dahildir. Ayrıca komünistler, herkes için anadilde eğitim hakkından yanadır. Bütün dillerin korunmasını ve bütün diller için gelişme olanaklarının sağlanmasını savunurlar. Bu temel ilkeler, ulusal hareketlerin somut durumda ne yaptıklarına, sosyalizmi destekleyip desteklemediklerine göre değişmez.

Kapitalizm yıkılmadığı sürece, ulusal sorunların nihayi olarak çözülmesi olanaksızdır. Bazı ilerlemeler sağlansa bile, kapitalizmde hiç bir kazanım güvencede olamaz ve milliyetçiler arası bir kavga hep sürer. Kapitalizm, milliyetçiliğe her zaman ihtiyaç duyar. Ulusal ayrımlar isçi sınıfını bölmek ve birbirine karşı kullanmak için bulunmaz araçlardır. Ezilen uluslar vazgeçilmez birer ucuz işgücü kaynağıdır. Kapitalizm ulusal ayrımcılıktan çok yararlanır.

Sosyalizmde ise, ulus siyasetin bir konusu olmaktan çıkartılır. Sosyalizmde insanlar, ulusal kimliklerine göre siyasal tercih yapmaz. Bunun yolu elbette bütün ulusların eşitliğinin sağlanmasından geçer. Bu, sosyalizmin somut örneklerinde en başarılı olduğu konulardan biridir. Ilk sosyalist ülke olan sovyetler birliği çok sayıda halka ev sahipliği yapıyordu. Sovyetlerde konuşulan 120’den fazla dilin tamamında eğitim veriliyor, bu dillerde kitap ve gazeteler basılıyor, siyasal tartışmalar yürütülüyor, bilimsel ve sanatsal üretim yapılıyordu. Bu sayede bu diller modern yaşamda var olma ve gelişme olanağı buldular. Sosyalizmden önce bu dillerin pek çoğu yazıyla bile tanışmamıştı. Çarlık rusyası varlığını sürdürseydi, pek çok dil, özel bir baskıya bile gerek kalmadan, yalnızca kentleşmenin etkisiyle yok olup gidecekti. Buna çarlığın bilinçli politikaları da eklendiğinde anlaşılır ki, sovyetler olmasaydı rusça dışındaki bölge dillerinin belki hiçbiri bu gün yoktu.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi ulus, tarihin başindan beri var değildir. Sonsuza kadar var olması için de bir neden yoktur. Ulus belirli tarihsel koşulların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ortaya çıktıktan sonra ise tarihi belirleyen etkenlerden biri olmuştur. Ancak tıpkı ortaya çıkışında olduğu gibi ulusun, üretim ilişkilerindeki değişime bağlı olarak gelecekte yok olması beklenebilir.

Sosyalizmde eşitliğin sağlanması, ulusu siyasetin konusu olmaktan çıkarır. Ama ulus her şeyden önce siyasal bir kavram olduğu için, bu durum ulusun hızla önemsizleşmesine yol açar. Sosyalizmde ideolojik bir araç olarak ulus kavramına ihtiyaç duyan hiç bir toplumsal kesim bulunmadığından ulusun hiç bir işlevi kalmaz. Zamanla uluslardan geriye, yalnızca, ana dil olarak farklı dilleri konuşan insanlar kalır.

Paylaşın

Yorumlar