Kapitalistlerin Sıkça Söylediği Yalanlar

Birkaç senedir “post-truth” yani “hakikat-sonrası” döneme girdiğimiz söyleniyor.

Post-truth, çok yüzeysel olarak söyleyecek olursak, gerçeğin politik kıymetinin ortadan kalkması, hislere ve inançlara seslenen söylemlerin politikanın yerini alması olarak tarif edilmekte. Peki gerçekten durum bu mu?

Kapitalizm ve onun uzantısı olarak burjuva siyaseti, zaten “hakikat” üzerine inşa edilmemiştir ki bugün/artık “hakikat-sonrasına” geçilmiştir diyebilelim. Kapitalizm bir dizi mit, efsane üzerine inşa edegelmiştir. Bunlardan dört tanesine yakından bakalım:

Bu mitlerden ilki, Hepimiz aynı gemideyiz söylemidir.

Kapitalizm, diğer sınıflı toplumlarda olduğu gibi birbirine karşıt çıkarlara sahip sınıfların mücadelesine sahne olan bir sistemdir. “Aynı gemi” argümanı bu uzlaşmaz karşıtlığı gizler. Özellikle sistemin kriz ve bunalım anlarında faturayı “herkese” pay etmek amacıyla sürekli dolaşımda tutulur. Bu şekilde, kriz ve bunalım dönemlerinde bedel ödeyen emekçilere “sizin kadar biz de feragatte bulunuyoruz” ya da “biz batarsak, siz de batarsınız” mesajı verilmektedir.

Ele alacağımız ikinci mit, Çalış senin de olur söylemi.

Kapitalist sistemde herkesin hakkını önünde sonunda aldığı, kapitalistlerin servetlerini bireysel çalışmalarına borçlu oldukları, çalışılarak bu düzeyde zenginleşilebileceği büyük bir yalandır. Belli toplumsal koşullar içine doğmayan insanların -gözümüze sokulan istisna dahi diyemeyeceğimiz tekil vakalar dışında- piyasa tanrısı tarafından dayatılan kast sisteminin dışına çıkması mümkün değildir.

Üçüncü mit, piyasanın kendi kendisini düzenlediğidir.

Kapitalizmin seküler teolojisindeki tanrı olan piyasa, görünmez eli aracılığıyla bozulma eğiliminde olan dengeleri mütemadiyen kendisinden başka hiçbir güce gereksinim duymadan düzeltmektedir. Dolayısıyla bu ilahi plana güvenmek, bu ilahi işleyişe iman etmekten başka bir gereksinim yoktur. Bu mit, iktisadi karar alma mekanizmalarını bir avuç insanın insafına terk etmenin temel dayanağından başka bir şey değildir. Piyasalar, asla kendi kendini düzenlemez; tam tersine kapitalizmde piyasalar devamlı şekilde manipüle edilir. Doğal olarak belirlendiği iddia edilen fiyatlar ise tekeller ya da oligapoller tarafından düzenlenir. Buna ek olarak, kapitalist piyasalar kendi haline bırakıldığında denge değil dengesizlik üretme eğilimindedir.

Ele alacağımız dördüncü mit ise “Alternatif yok, tarihin sonundayız!” cümlesiyle özetlenebilir.

Bu dördüncü miti Marx’tan daha özlü şekilde ifade edebilmek oldukça zordur. Felsefenin Sefaleti’nde Marx, burjuva iktisatçılar için şunları söyler:

İktisatçıların tek bir davranış tarzı vardır. Onlar için, yapay ve doğal olmak üzere yalnız iki çeşit kurum mevcut. Feodalizmin kurumları yapay kurumlardır ve burjuvazininkiler doğal kurumlardır. Bu şekilde tıpkı yalnızca iki din ihdas eden teologlara benziyorlar. Kendilerinin olmayan her din kul yapısıdır, kendilerininki ise tanrı vahyidir. İktisatçılar bugünün ilişkilerinin -burjuva üretim ilişkileri- normal olduklarını söylediklerinde kastettikleri servetin yaratıldığı ve üretici güçlerin doğanın yasalarına uygun olarak geliştiği ilişkilerin bu ilişkiler olduğudur. Dolayısıyla bu ilişkilerin kendisi zamanın etkisinden bağımsızlaşmış doğal yasalardır. Bunlar toplumu daima yönetmesi gereken ölümsüz yasalardır. Bu durumda bir zamanlar tarih vardı; ancak artık yoktur.

Kapitalizm bu efsaneler üzerinde yükselmekte, emekçi sınıfların bilincini bu mitlerle bulandırmaktadır. Hali hazırda yalanlar ve mitler üzerine inşa edilmiş bir sistemde hakikat-sonrasına geçildiğini iddia etmek ancak bu efsanelere destek olmak anlamına gelmektedir.

Kapitalizmin ideolojik cephaneliğinde bir süredir var olan bir diğer mit ise, distopik bir gelecek tasavvuru üzerine kuruludur. Kapitalizmin göbeğinden yapılan “acilen bir şeyler yapılmazsa, insanlığın, medeniyetin ve canlılığın kolektif olarak sonunun geleceği” çağrılarından bahsediyorum. Eriyen buzullar arasında çaresizce yüzen bir deri bir kemik kalmış bir kutup ayısı, belli ki kaynağı kurumaya yüz tutmuş damla damla akan bir musluğun başında eğri büğrü maşrapasını doldurmaya çalışan siyahi bir çocuk, benzeri görülmemiş bir kasırga ile yerle yeksan olmuş bir kent, petrole bulamış bir pelikan, ufuktaki devasa yangınları çaresiz gözlerle izleyen kalabalıklar ve maskelerle dolaşırken birbirlerine korku dolu gözlerle bakan kalabalıklar… Bu ve benzeri imajlarla taşınan çağrılar tüm insanlığı bir kriz yönetimine davet etmektedir.

Haklı olarak akla gelen, “bu görüntülerin neresi mit?” sorusudur.

Bu görüntüler, mitin içine katılmış gerçek kırıntılarıdır. Bu gerçek kırıntıları ise gündelik hayat, rutinler, tüketim kalıpları içinde sürüklenen emekçiler için bir depolitizasyon aracı olarak kullanılmaktadır. Mit, şu üç boyut üzerinden kurulmaktadır:

Birincisi, bu çağrılar çözümün kapitalizm sınırları içinde olduğu imasını taşımaktadır. Buna göre bu krizler gerçektir ama kapitalizm içinde olağan dışı ve dönemseldir. Piyasa mekanizmalarının önünü açacak gerekli bilimsel-teknik-idari önlemlerle bu krizler aşılabilir. Tanım gereği geçici olan kriz -kişisel gelişim kitaplarında sıkça tekrarlandığı üzere- tıpkı Çince yazılışında olduğu gibi tehlike ve fırsatı kendi bünyesinde barındırmaktadır. Temel yapılmak istenense, insanın doğayla olan ilişkisini yeniden tanımlamak, sözüm ona insanlığı doğanın dayattığı ekolojik sınırlara geri döndürmek suretiyle kapitalizmi hayatta tutmaktır.

İkincisi, krizin yaratıcısı olarak “ekolojik sınırları tanımayan insanlığı” kodlayan bu yaklaşım, mevcut yıkımın ve ilerideki distopik/apokaliptik durumun sorumluluğunu kapitalistlerden kaçırır. Örneğin, iklim değişikliğinin önemli faktörlerinden olan karbon emisyonu konusunda, fabrikaya toplu taşıma ile giden işçi ile şehir içi seyahatlerini helikopter ile, uzak mesafe seyahatlerini özel jeti ile yapmayı tercih eden, fabrikasında gerekli filtreleri kullanmayan patronun sorumluluğu eşitlenmiş olur. Hatta, işçi A+++ enerji tasarruflu beyaz eşya kullanamadığı için kınanabilmektedir.

Üçüncüsü, geleceğe dair bu söylem halihazırda dünyada emekçilerin, yoksulların, yerinden edilmiş insanların velhasıl mülksüzlerin zaten yaşamakta olduğu kıyameti yok saymakta ve bu gerçekliği görünmez kılmaktadır.¹ Oysa, dünyanın büyük çoğunluğu için gelecekte ortaya çıkacak bir durumdan değil; bilfiil tecrübe edilmekte olan birleşik ve eşitsiz bir kıyametten söz etmek gerekmektedir.² Dünya nüfusunun ağırlıklı bölümü, bu birleşik ve eşitsiz kıyametin çatlaklarında, “doğal afet” denilen planlı olmayan toplu katliamlardan tutun gıda yahut su krizine kadar bir dizi felaketin gölgesinde yaşamaya çalışmaktadır.

Birleşik ve eşitsiz gelişme kavramından yola çıkarak “birleşik ve eşitsiz kıyamet” kavramını ortaya atan Evan Calder Williams, dünyanın zaten kıyametvari, apokaliptik bir durumda olduğunu ancak her noktasının bunu aynı düzeyde ve eşzamanlı yaşamadığını vurgulamaktadır. Zaman ve mekan açısından eşitsiz ancak birleşik gelişen bu kıyamet o denli uzun bir zamana yayılmış durumdadır ki artık tüm insanlık tarafından norm kabul edildiğinden, başka post-apokaliptik dünya tasavvurları üretilebilmektedir. Bu boşluğa oynayan mülk sahibi sınıflar, ekolojik dengenin yeniden kurulmasıyla değil; sermaye birikiminin sürdürülebilirliğiyle ve zaman kazanmakla ilgilenmektedir. Peki ne için? Birleşik ve eşitsiz gelişen kıyametin dünyanın çoğunluğunu etkileyen ve zaten mevcut olan sonuçlarına maruz kalmamak için. Mülk sahibi sınıfların “mucize” çocuğu Elon Musk’ın “Mars’ı kolonileştir” sloganı ile duyurduğu projenin anlamı bu bağlamda açık olsa gerek. Bu vizyonun dışında kalan ve doğanın politikleştirilmesini içeren diğer taleplere ise yanıt olumsuz olmaktadır.

Bu bağlamda, “Sakin ol, champ!” kıyameti endişeyle izleyen mülk sahibi sınıfların, kıyameti yaşayan mülksüzlere yanıtıdır.

Sanıyorum sorulması gereken en önemli soru şudur: Covid19 salgını ile iyiden iyiye görünür hale gelen içinden geçtiğimiz birleşik ve eşitsiz kıyametten “bizim cenahta” yeni bir politika doğacak mı? Yani toplumun sınıflara bölündüğünü ve bu sınıflar arasındaki mücadelenin tarihin motoru olduğunu verili kabul eden bir politik hat gerçek bir alternatif haline gelecek mi? Artık net bir biçimde kabul etmek lazım ki “geçmiş” ve onun uzantısı olarak “şimdi”, her türlü nostaljik çağrışımlarıyla birlikte bitmiş durumda. İnsanlık, geri dönülmez noktayı geçti. Bu nedenle anlamlı soru, sınıfları ortadan kaldıracak bir mücadele içinde toplumu ve doğayı birlikte yeniden üretme mücadelesinin verileceği bir gelecek tasavvuru ortaya çıkarabilecek olup olmadığımızdır. Bunun için toplumun ezici çoğunluğunun en gerekli ve özsel soruları sorması gerekmektedir.

Değeri kim, nasıl üretir?

Üretilen bu değere kim, nasıl el koyar?

Birleşik kıyametimizdeki eşitsizliğin temel nedeni nedir?

Kıyamet söz konusu olduğunda dönüşü olmayan noktayı nasıl geçtik?

Bu soruların sorulması için geçmişten ve şimdiden, dolayısıyla şimdi ile bağlantılı bir gelecekten ümidin tamamen kesilmesi gerekmektedir. Bunun için de kapitalizmin mitlerine direnmek şarttır.

İçinde bulunduğumuz birleşik ve eşitsiz kıyametin doğal, tarihsiz, normal ve alternatifsiz olmadığı; bu apokaliptik dünyada mülk sahibi sınıflarla aynı gemide olmadığımız, mülk sahibi olmayan sınıfların kıyametten kurtuluşlarının olmadığı ve son olarak piyasanın canlılığı kıyametten kurtaracak bir mekanizma olmadığı net bir şekilde kabul edilmelidir.

Çünkü canlılığın mülk sahibi sınıflarla birlikte yaşaması artık mümkün değildir.

 Jean-Luc Godard’ın Week-End’indeki (1967) meşhur repliğine referansla söyleyecek olursak: Mülk sahibi sınıfların dünyada yarattığı kıyametin üstesinden ancak daha büyük kıyametle gelebiliriz.

Galip Munzam

Paylaşın