Kadınlar nasıl kurtulur, nasıl kurtulmaz?

Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, eşitsizlikler her yerde her zaman var. Güçlü olan her zaman daha avantajlı. Daha zayıf olanlar için yaşam daha zor. Adeta doğal bir ortam, vahşi bir orman gibi! Oysa biz doğal bir ortamda yaşayan vahşi canlılar değiliz, biz insan toplumuyuz.

İnsan toplumu binlerce yıldır daha uygar bir yaşama doğru ilerliyor. Toplumların yaşamı her geçen gün değişiyor. Önceden doğada gruplar halinde yaşarken zamanla, birlikte yaşamanın kurallarını oluşturduk; kentler ve köyler kurduk, devletler kurduk. Günümüze kadar devam eden bir toplumsal gelişim içine girdik. İnsan haklarını tanımladık. İnsanların eşitliği ilkesini öne sürdük. Kanunlar yapıyoruz, adalet organlarını geliştiriyoruz, toplumsal kurallar koyuyoruz. Neden? Vahşi hayattaki gibi yaşamayalım diye. Fiziksel olarak daha güçlü olan diğerlerini ezmesin diye.

Böyle ilerici dönemler yaşadık. Bunları devrim diye nitelendirebiliriz. Özellikle son 400-500 yılda, insanlığın eşitliğini, kimsenin soyundan dolayı bir başkasından üstün olmadığını, kimsenin daha diğerinden aşağı olmadığını kabul ettik. Fransız devrimi ve modernleşme ile birlikte, yurttaşlık haklarını tanımladık. Adalet karşısında eşit olduğumuzu kabul ettik. 1917 Ekim devrimi ile de, sadece hukuk karşısında değil, en temelde üretimde kurulan ilişkilerde eşit olmamız gerektiğini kabul ettik, ilk sosyalist devlet deneyimini yaşadık.

Ama bu ilerlemenin yanında, bir de diğer yöne yönelik bir eğilim var tabi. Bazen öyle yıllar, öyle dönemler oluyor ki, toplumlar, sanki az önce bahsedilen ilerlemeleri kendileri sağlamamış gibi, geriye gitmeye başlıyorlar. Tüm topluma bir kabadayılık hakim oluyor; siyasette, ekonomide, sokakta, her yerde parası olanın ya da cebinde silahı olanın sözü geçmeye başlıyor. Adalet sistemi işlemiyor. İnsanlar ten renklerinden dolayı, dillerinden, giyinişlerinden dolayı aşağılanıyor. Hak, hukuk, hepsi birer palavraya dönüyor.

Bunu toplumların tarihsel ilerlemesi içinde geriye gidişler olarak tanımlayabiliriz. İnsan toplumun, bir bütün olarak bakıldığında, uzun dönemde ileriye doğru gidiyor. Devrimler birer ileriye gidiş sağlıyor. Ama bu ilerlemenin içinde geriye gidiş dönemleri de gerçekleşiyor.

Tanıdık geldi mi? Evet, böyle bir gerileme döneminden geçiyoruz biz de şimdi; toplum gericileştikçe yaşamın zorlaştığı ve insani değerlerin unutulmaya başladığı bir dönemden. Yoksulluğun yaygın olduğu, kimsenin adalete güveninin kalmadığı, parası olanın borusunun öttüğü bir dönemden. İnsan hakları diye üç yüzyıl önce tanımladığımız ilkelerin önemini kaybettiği, işçilerin sömürü oranının arttığı, göçmenlerin göç yollarında hayatını kaybettiği, ırkçılığın tekrar yükseldiği bir dönemden geçiyoruz.

Ve bu dönemin başta gelen özelliklerinden biri de, kadınların toplumun her alanında giderek daha fazla tehdide, şiddete, sindirilmeye, aşağılanmaya maruz kalması.

Çünkü kadınla erkek arasındaki eşitsizlik, toplumu ele geçiren bu gerilemeden bağımsız değil. Ne zaman toplumlar ileriye doğru giderse, bu eşitsizlik de azalıyor.

Fransız devrimi ve modernleşme hareketleri, kadının toplumsal eşitliği tartışmasını da başlatmıştı. Yurttaşlık hakkı için mücadele edenler, kadınların eşitliği için, eşit oy hakkı için, eşit ücret için de mücadele ettiler. Modern devletler kurulurken, evlilikte, miras hakkında, toplumsal hayatta kadınların eşitliği için birçok adım atıldı. 1917 Ekim devrimi ile birlikte ise, kadınların sadece yurttaşlık haklarının desteklenmesi değil, toplumsal olarak tanımlanan yüklerden de, çocuk bakımında, ev işlerinden, yaşlı bakımından ve daha birçok şeyden, kurtulmaları için çok büyük adımlar atıldı.

Bunlar devrim dönemleriydi. İnsanlık ne zaman ilerlediyse, kadınların toplumsal eşitlik yönündeki kazanımları da o kadar ilerledi. Ama ne zaman sömürü derinleşip, yaşam koşulları vahşileşirse, kadının toplumsal yeri de geriledi.

Tıpkı şimdi olduğu gibi: günümüzde, kadına yönelik şiddet artıyor, taciz artıyor, kadınların sömürülmesi artıyor. Kadının uğradığı eşitsiz koşullar, başka eşitsizliklerle aynı kaynaktan besleniyor. Toplumda normal kabul edilen diğer eşitsizlikler sürdükçe, kadının sömürülmesi, tacize, şiddete uğraması, aşağılanması devam edecek. Ve tersinden, kadının kurtuluşu ile toplumun kurtuluşu da birlikte olacak.

Yanlış anlaşılmasın, önce diğer eşitsizlikleri ortadan kaldıralım sonra kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği de ortadan kaldırırız demiyoruz. Eşitlik için mücadele edenler, zaten kaçınılmaz olarak kadın mücadelesini de vermek zorunda diyoruz. Toplumsal ilerleme ancak kadının toplumsal eşitliğinde de ilerleme sağlandıkça gerçekleşebilir diyoruz.

Kadının toplumsal eşitliğinin sağlanması, eşitlik mücadelesinin bir parçasıdır. Toplumda eşitsizlikler bir kere normal kabul edildiğinde, kadının hayatının zorlaşması kaçınılmaz olur.

Ve eşitsizliği doğal görme fikri, zannettiğimizden çok daha derinlere kök salmıştır.

Hepimizin kafasında bir yerlerde, haksızlığa uğrayanın aslında bunu hak ettiği, zayıf olanın zayıf olduğu için ezildiği fikri vardır. Hatta, bazen, birinin kabul edilemez bir şekilde haksızlığa uğradığını gördüğümüzde, “o da şöyle yapsaydı, ben böyle yapıyorum bu nedenle bu başım gelmiyor” diye kendimizi rahatlatırız. Böylece, kabul edilemez şeyler, kabul edilir olur. Bu, kapitalizmin ideolojisinin aslında nasıl içimize işlediğinin bir kanıtıdır.

Kadınların yaşadıkları eşitsizlikler, haksızlıklar da taa sınıflı toplumların başından beri aklımızda normal bir şey gibi yer etmiştir. Kadınların başlarına ne geldiyse aslında bunu hak ettiklerini düşünürüz. Dürüst olalım, bir kadın cinayeti haberi gördüğünüzde, bir taciz hikayesi duyduğunuzda, içinizden ilk geçen, “o da öyle yapmasaymış?” olmuyor mu? Hemen tacize, şiddete bir kılıf bulmaya çalışırız. Böylece şiddeti, tacizi, aşağılanmayı da normalleştirmeye çalışırız.

Çünkü böyle alışmışızdır; çünkü gelenekler böyle söyler, dinler böyle söyler, aileler böyle söyler, siyasetçiler böyle söyler, medya böyle söyler, eğitim sürecinde bize böyle öğretilir… Bu mesajlar ince ince hiç durmadan verilir ve düşüncemizde bir yer eder. Bunun karşısında olan, kadının toplumsal eşitsizliğini eleştiren düşüncelere ulaşmak ise daha zordur. Bunun neden önemli olduğunu, bunu nasıl sağlayabileceğimizi, kadınların karşılaştıkları haksızlıkların ne kadar çeşitli, ne kadar yaygın olduğunu, kadın düşmanlığının ne kadar sinsi olduğunu anlayabilmemiz için ise bir çaba göstermemiz gerekir. Aklımızı devamlı diri tutmamız, soru sormamız, kendimizi ve başkalarını uyarmak için hep tetikte olmamız gerekir.

Demek ki, kadının toplumda maruz kaldığı baskıyı ve eşitsizliği topluma kabul ettirenler, aslında bu toplumların kendisidir, bu toplumların tarihidir. İnsanın insanı sömürmeye başlamasından beri, sınıflı toplumların ortaya çıkmasından beri, birikip birikip bugüne kadar gelen düşüncelerdir. İnsanın insanı sömürmesini normal görenler, elbette kadının da haksızlığa uğramasını normal göreceklerdir. İnsanların eşitliliğini kabul etmeyenler, elbette kadının toplumsal eşitliğinin neden gerekli olduğunu anlamayacaklardır. Aklımızı esir alan ve ona egemen olan, işte bu ideolojidir. Ne tek başına erkekler sorumludur bundan, ne de erkekler olmasa bu sorun bitecektir.

Bu kadar bütünlüklü, bu kadar kapsamlı bir şeyle, ancak kapsamlı bir şekilde mücadele edilebilir. İnsanın insanı sömürmesini normal gören, insanların eşit olmadığını söyleyen bir düzende, bu fikir karşıya alınmadan kadınları hakları korunamaz. “Eşitsizlikler devam etsin ama kadın-erkek eşitliği sağlansın” diye bir istek, gerçekçi olmaz.

Kadının toplumsal eşitliğini sağlayacak olan, herkesin eşit olması için verilen bir mücadelede, kadınların maruz kaldığını haksızlıklara daha yakından bakmakla, bunları daha da gündemde tutmakla gerçekleşir. Kadınların önce birer yurttaş olarak uğradıkları haksızlıklar, kanunlardaki eksiklikler ya da gerilemeler, devletin tüm kurumlarında eşitsizliği besleyen tutumlar karşıya alınarak mücadele edilmelidir.

Ama bu da yetmez. İşyerinde, ailede, toplumsal hayatta, eğitimde, kısaca her yerde, kadınların uğradıkları haksızlıklarla tek tek mücadele etmek gerekir. Kadınların daha az ücret alması ortadan kaldırılmadan, toplumun hiçbir alanında eşitlik sağlanamaz. Kadınlar evde otursa da olur, kadınların işsiz kalması erkeklerin işsiz kalmasından daha az önemli diyen görüş tarihin çöplüğüne atılmadıkça, emekçilerin yaşam koşulları düzelemez. Kadının yolda güvenle yürüyemediği, hayatın her alanında güvenle yer alamadığı bir toplum, asla gerçekten uygar bir toplum olamaz. Kadınların çocukların ve ailenin diğer üyelerinin bakımından doğal olarak sorumlu olduğu, ev işlerinin doğal yürütücüsü olduğu fikri değişmedikçe, toplumsal ilerleme sağlanamaz.

Bu yüzden, toplumdaki tüm eşitsizlikleri ortadan kaldıracağız; insanın insana üstünlüğünü, Nazım’ın dediği gibi, “insanın insana kulluğunu” yok edeceğiz. Kadınların toplumsal eşitliği mücadelesi de, eşitlik mücadelesinin önünü açan bir yol gösterici olmaya devam edecek.

Paylaşın

Yorumlar