“İskandinav Sosyalizmi” Diye Bir Şey Var mı?

İskandinav ülkeleri bugün oldukça özel bir yerde duruyorlar. Dünya ölçeğindeki çeşitli iktisadi derecelendirmelerde düzenli olarak üst sıralarda bulunuyorlar. Maaşların yüksek, malların kaliteli, hayatın kolay ve keyifli olduğu ideal devlet görüntüsü İskandinavya ülkeleri temel alınarak yaratılmıştır.

İskandinav sistemi genellikle coşkuyla “gerçek sosyalizm” olarak adlandırılmakta ve 20. yüzyılın Sovyetler Birliği ile modern İskandinavya arasında ikincisi lehine seçim yapılması için bir karşılaştırma sunmaktadır.

İskandinav ülkelerinde sosyalizmin olup olmadığını anlamak için geçmişe bakmalı ve iki yüzyılda nasıl geliştiklerini ve bugünkü konumlarına nasıl geldiklerini bulmalıyız.

İskandinav Kapitalizminin Özellikleri

İsveç, Danimarka ve Norveç 19.yy’ın ortasında sanayileşme yoluna girdi ama İskandinavya 50 yıl geçmeden en gelişmiş sanayi merkezlerinden biri haline geldi ve dünya pazarının büyük bir bölümünü kendi eline almayı başardı.

Küçük iç pazar, en başından beri onları ihracata yönelik üretimi genişletmeye zorlamıştı.

Örneğin, İsveç, o sıralar dünyanın en büyüğü olan İngiliz sanayisi için telgraf direkleri ve demiryolu traverslerinin en büyük tedarikçisi haline geldi. 19. yüzyılın ikinci yarısında Danimarka’da ihracatın üçte ikisi et, süt, tereyağı gibi tarım ürünleriydi. Bunun sonucu olarak sanayileşme süreci ve nakliye şirketleri hızlıca büyümeye başladı. Danimarka’nın ardından İsveç tarımı da aynı süreçten geçti.

İş gücünün görece yüksek maliyetli olmasının yanında İskandinavya’nın kendine özgü nitelikleri yüzünden, üretimi artırmanın tek yolu gelişmiş teknolojik donanım kullanmaktır.

Kendi makine mühendisliğini kuran İskandinav burjuvazisi, bilimin gelişmesine güçlü bir şekilde destek verdi ve bu durum, azotlu gübrenin endüstriyel üretiminden süt sağma makinesine, dinamitten bilyeli yataklara kadar üretimde verimliliği artıran icatların peşpeşe gelmesiyle sonuçlandı.

İskandinav topraklarındaki kömür madeni eksikliği, 1880’lerde ilk hidroelektrik santrallerinin ortaya çıkmasına neden oldu; İsveç ve Norveç elektriğin uzun mesafeli iletimine ve kullanımına öncülük ettiler. Ülke genelinde dağınık durumdaki işletmelerin birbirine bağlanması ihtiyacı, nakliye ile demiryolunun güçlenmesine neden oldu. Üretime paralel olarak finans sektörü de gelişti. Şirketleşme, sermayenin merkezileşmesine ve büyük sanayi şirketlerinin oluşmasına yol açtı.

İstikrarlı gelişmedeki önemli bir etken de İsveç’in tarafsız kalarak silahlı kuvvetlere kaynak aktarımını önlemesidir. Danimarka’nın gelişimi, sınır bölgeleri için Prusya’yla savaşılması nedeniyle biraz daha yavaştı.

1840-1850’lerde ticaret önündeki engelleri dünyanın diğer yerlerine göre daha erken kaldıran bir dizi kanunu elde eden burjuvazinin böylesi siyasi güç kazanması iktisadi kalkınmadaki hızlanmayı kolaylaştırdı. 60’ların sonunda, monarşiler muhafaza edilmekle birlikte siyasi iktidar esasen burjuvaziye aitti.

Böylece, 20. yüzyılın başlarında büyük ölçekli sanayi İskandinav ülkelerinde tamamen gelişmiş, sağlam bir duruma gelmiş ve bütün Avrupa’da üne kavuşmuştur. Dünya ölçeğindeki iş süreçlerinin uzağında ve bu süreçlerde belirgin derecede önemsiz olmalarına rağmen, bu ülkeler Avrupa pazarında önemli bir rol oynadılar.

İskandinav İşçi Hareketinin Özellikleri

İskandinav işçi sınıfı İskandinav sanayii kadar hızlı büyüdü. Sosyal Demokrat partiler ve bunların kontrolündeki sendika konfederasyonları, üç İskandinav ülkesinde bu güçlü hareketin merkeziydiler.

Diğer taraftan bu durum hareketi güçlendirdi, hareketin birliğine ve sermayenin iktidarına karşı mücadelenin yoğunlaşmasına büyük katkı yaptı ancak ama öte yandan da proletaryanın reformist eğilimlerin etkisi altına girerek ideolojik olarak zayıflamasına yol açtı. Toplumsal bir ayaklanma korkusu ve kademeli gelişimin bir aracı olarak reform arzusu güçlendikçe güçlenirken, işin tuhaf yanı, işçiler, sermayeyle mücadele konusunda da giderek daha fazla güç kazanıyordu.

1905’te Norveç’e karşı bir İsveç müdahalesi tehlikesi sayesinde sendikalar hükümeti genel grevle tehdit etmeye başlayıp askere alınmaya karşı çıktıklarında, Sosyal Demokratlar önderliğindeki genç İskandinav işçi hareketi de  gücünü gösterdi.

Birkaç yıl içinde İskandinavya’daki sınıf mücadelesi büyük ölçüde arttı. 1910’ların başında proletaryanın şiddetli baskısı İskandinav burjuvazisini ilk tavizleri vermeye zorladı. Reel ücretlerin yükseltilmesi, günlük çalışma saatinin 9-10 saate düşürülmesi, işçiyi koruma kanunları, emeklilik gibi konuları örnek olarak sayabiliriz.

Sağ sosyal demokratların egemenliğindeki tüm bu zaferler, yalnızca sendika bürokrasisi arasında değil, burjuvaziden alınan imtiyazlarla yetinen “işçi aristokrasisi” arasında da destek bulmaya başlayan reformist duyguların büyümesi olarak işçi sınıfına yansıdı.

1. Dünya Savaşında Norveç, İsveç ve Danimarka’nın sosyal demokratları ülkelerinin burjuva hükümetlerine tam desteklerini ilan ettiler. Oportünizm, savaş zamanında sınıf mücadelesinin devamlılığını gerektiren sol sosyal demokrat kanadın güçlenmesine kaçınılmaz olarak sebep oldu.

1916-18’de solun güçlenmesi ve grev hareketinin devasa biçimde büyümesi gerçek bir devrim tehlikesi yarattı. Rusva ve Almanya’da olaylar İskandinav burjuvazisini korkuttu ve bir dizi olayı tetikledi: Sözde ‘’demokratik atılım’’ başladı ve bir dizi demokratik reform özellikle de muhafazakar İsveç’i şoke etti. Diğer taraftan, işçi sınıfı, kitleleri iç savaşın dehşetiyle korkutan sosyal demokrasiyle yönetilir haldeydi.

Ancak 1920-21’de savaş sonrası kriz reformist politikaların aldatıcılığını ortaya çıkardı. Burjuvazi daha önce vermiş olduğu imtiyazları işçi sınıfından almaya başladı ve bu da grevlerin yeniden yükselmesine neden oldu. İskandinav’nın sosyal demokratları mücadeleyi bir kez daha zavallıca ekonomik taleplerle sınırlayarak veya kitleleri tamamen reformizme yönlendirerek kapitalistleri kurtardı.

1929’da Amerika’daki Büyük Buhran’ın etkileri İskandinavya’ya da ulaştı. Büyük Buhran’ın halkın yoksullaşması, artan işsizlik, küçük çiftliklerin ortadan kalkması ve 1920’lerin sonundaki emek karşıtı yasaların güçlendirilmesi şeklindeki sonuçları, kitleler arasında yeni bir radikalleşme dalgasına neden oldu.1931 yılının yaz ve bahar aylarında, işçiler ve işsizler ile polis ve ordu arasında büyük çatışmalar meydana geldi.

İskandinav Komünist Partilerinin etkisi ve üye sayıları artmaya başladı. Komünistler, gösteriler ve grevler organize ettiler. Sovyetler Birliğindeki ilk beş yıllık planın uygulanmasının ardından oradaki başarıyı işaret ederek grevler ve gösteriler düzenlediler, işsizlerin örgütlerinin oluşturulmasında rol oynadılar ve toplumsal hareketlenme için büyük çaba sarf ettiler.

Tekelden – “tekelci devlet” kapitalizmine

Burjuvaziyi birden çok kez kurtaran sağ sosyal demokratlar bu olaylar sırasında mevcut düzenin korunması ve sınıf uzlaşması programıyla öne çıktı. Danimarkalı, İsveçli ve Norveçli sosyal demokratlar sosyalist söylemi ustaca kullanarak SSCB’de planlı ekonominin gerçek başarılarına atıfta bulunarak, bunun aynı zamanda devrimlerin ve iç savaşların nedeni olarak gösterilen komünistleri şeytanlaştırarak, 1932-33 parlamento seçimlerinde oy çoğunluğu elde etti.

“Tekelci devlet” kapitalizminin oluşumunun ilk etabında toplumu istikrara kavuşturabilmek için bir dizi önlemler alındı: Vergilerde önemli ölçüdeki artışa ve tahvil çıkarılması, İskandinav devletlerinin sadece yeni iş yerlerinin kurulmasını finanse etmesine değil, aynı zamanda gerçek şahıslara verilen sanayi kredilerinin ucuzlatılmalarına da yaradı. Sermayenin yurt dışına ihraç edilmesi yasaklandı, ki bu da devlet bankalarında önemli miktarda döviz rezervi birikmesine izin verdi.

Tarım alanında ithalata yönelik vergiler getirildi ve üretim için devlet sübvansiyonu güvence altına alındı. Hükümet, sabit fiyatlarla merkezi bir mal tedariki organize etti.  Halkçı sloganlarla işsizlere, malullere, geniş ve düşük gelirli ailelere yardım etmek için sınırlı önlemler alındı. Sosyal Demokrasi işçi sınıfını dizginledi, böylece hem faşist tehdit hem de devrimci patlama tehlikesi ortadan kalktı.

Bu ideolojik hegemonyanın gerçek sembolü olarak 1938’deki uzlaşma gösterilebilir; burjuvazinin “adil gelir paylaşımına” söz vermesi karşılığında sendikalar da ücretli emek sisteminin adaletsizliği ve özel mülkiyet sorunu hakkında tartışmamaya söz verdiler. Bu tavizin sonucu olarak 1940 yılına gelindiğinde iş yaşamındaki çatışmalar neredeyse sıfırlanmıştı.

Norveç’te sendika merkezi ile işveren örgütü olan Girişimciler Konfederasyonu arasında benzer bir anlaşma daha önce, 1935’te imzalanmıştı. Danimarka’da ise 1936’da emek ve sermaye arasındaki düzenleyici “üst sınıf” rolü sosyal demokrat hükümet tarafından üstlenildi.

Böylece, ekonomik durumun iyileştirilmesi, yabancı sermaye akışı, üretimin daha fazla yoğunlaşması ve merkezileştirilmesi gibi diğer etkenler göz önüne alındığında İskandinavya 1920’ların başındaki Büyük Buhran döneminin etkilerinden kurtuldu.

Ancak 2. Dünya savaşı bu gidişatı engelledi. Danimarka ve Norveç, Nazi Almanyası tarafından işgal edildi ve İsveç uzlaşmacı tutumuna rağmen ciddi finansal kayıplarla yüzleşti.

Başka bir tehdit daha yükseliyordu: Norveç ve Danimarka’da proletarya partilerinin gücü ve etkisi artmıştı. Sovyetler’in faşizme karşı mücadeledeki başarıları İsveç’te komünizm yanlısı duyguları güçlendirmişti. İsveç sendika liderliği seçimleri ile 1944’teki İsveç ve 1945’te Danimarka’daki genel seçimlerinde komünistlerin başarı kazanması bir tehdit olarak algılandı.

Bu nedenle, burjuvazinin tam desteğini almış olan Sosyal Demokratlar, toplumsal gerilimi “hafifletmek” için 1945’te bir dizi önlem aldılar: Danimarka ve Norveç’te devlet aygıtı Nazi işbirlikçilerinden arındırıldı, her yerde ücretler artırıldı, sendikalar ile işletmeler arasındaki mevcut anlaşmalar işletmelerin kimi tavizleriyle dengelendi.

Bunlarla birlikte hızlı bir ekonomik toparlanma yaşandı. Kapitalistler, savaş sonrası ekonomik gerilemenin ve 1920’lerdeki toplumsal krizin tekrarlamasından korktular çünkü bunlar devrimin başlangıcı haline gelebilirdi. Fakat İskandinav ülkeleri savaş öncesi üretim seviyelerini tek başlarına yakalayamadılar, bu yüzden de Nisan 1948’de Norveç, Danimarka ve İsveç, Amerika’nın yardım şartlarını kabul ederek Marshall Plan’ına katıldı.

Bu değişikliklere Sosyal Demokratların “komünist tehdit” histerisi eşlik etti. Açıkça ilk anti-komünist propaganda 1945 yılında Danimarkalı sosyal demokratlar tarafından yapıldı. 1947’de Norveç İşçi Partisi anti-komünist kampanyaya katıldı. Nisan 1949’da Danimarka ve Norveç’in sosyal demokrat hükümetleri NATO’ya katılmayı onayladı. İsveçli reformistler geleneksel olarak “tarafsızlığı” sürdürdüler, ancak anti-komünistleri desteklediler (örneğin, Kore’de NATO yardım ettiler, kendi ülkelerinde komünistleri sendikalardan sistematik olarak tasfiye ettiler).

Bu arada komünistler hiçbir şekilde siyasi iktidarı ele geçirmeye hazır değillerdi.

1943’te Komintern’in dağılması, çeşitli ülkelerdeki komünist partilerin ülkelerinin karakteristiklerine uygun bir kalkınma stratejisi oluşturmalarına izin verdi. Bu durumda sorunun temeli parti liderlerinin sosyal demokrat geçmişindeydi ve kimi eğilimler biçiminde ortaya çıkıyordu. Her üç ülkede de Komünist Partiler reformizm taraftarlarının etkisi altında bölündü.

Sonuç olarak, 1950’lerin ortalarında ekonomik toparlanma başladığında, İskandinavya’da “İskandinav sosyalizmi” döneminin başlangıcını işaret eden çok özel koşullar gelişti.

İskandinavya’nın güçlü işçi hareketi, sosyal hakların genişletilmesi için sosyal demokrasiyi zorlamaya devam etti. Ancak mucize gerçekleşmedi, enflasyon büyümeye devam etti, işsizlik devam etti ve 1960’larda İskandinav endüstrisinin büyümesi yavaşlamaya başladı. 70’lerdeki krizin bir sonucu olarak İsveç tekstil endüstrisi çöktü, korkunç sorunlar Danimarka’yı ve İsveç’in ABD’nin ardından ikinci sırada yer alan en verimli sektörü olan gemi yapımını vurdu.

Bununla birlikte, burjuvazi, sosyal demokrat tecrübesini terk etmedi: Öncelikle bu ülkelerde halen sayıları çok yüksek olan işçileri şemsiyesi altında toplayan güçlü işçi hareketi her kuruş için dövüşmeye hazır olduğunu ifade etti, ikinci olarak da burjuvazi, radikal sosyalist fikirlerin gençler arasında yayılmasının kolaylaştırdığı devrim tehlikesinden hâlâ korkuyordu.

Ancak “komünist tehdit” geriledikçe İskandinav burjuvazisi karşı saldırıya geçti. Bunun en açık örneği, “İskandinav sosyalizminin” standardı sayılan İsveç örneğinde görülebilir.

Uzun yıllardan beri ilk kez 1980’de, İsveç burjuvazisi, hükümetin önerdiği % 2,3 oranındaki maaş artışının % 11’lik artış isteyen sendikalar tarafından reddedilmesinin ardından kitlesel bir lokavt girişiminde bulundu. Sosyal Demokratlar 80’lerin ortalarında devletin ekonomideki düzenleyici rolünden vazgeçmeye başladılar.

Halka yönelik yönelik devlet desteği, tekelci sermaye için kabul edilemez bir lükstü, kamu hizmetlerinin özel hizmetlere dönüşmesi ise bunun tersine yeni ve kârlı pazarlar açıyordu.

Sosyal Demokratlar 90’ların başındaki seçimlerde yenildi ve iktidarı muhafazakârlara devrettiler. Muhafazakârların sertleştirdiği önlemler Sosyal Demokratların herhangi bir direnişiyle karşılaşmadı. İsveçli işçiler 1994’te yardım göreceklerini umdukları Sosyal Demokratlara yeniden oy verdiler. Ancak ülkedeki yeni koşullar altında, reformistler halk karşıtı politika izlemeye devam ettiler; işsizlik ve çocuk yardımları azaldı, konut yardımı almak zorlaştı.

1996’da elektrik enerjisi endüstrisinde özel rekabete izin verildi ve bu da tarifelerde artışa yol açtı. Eğitim, sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı kademeli olarak özel teşebbüsün rayına otururken devlet kurumlarının sayısı en alt seviyeye indi.

Refah devletinin tasfiyesi 1996’da büyük ölçekli gösteriler ve grevlerle zirveye ulaşan kitlesel bir harekete neden oldu. Kitleler reformist fikirlerin yanlışlığını anlasalar da çıkışı gösteren işaretleri bulamadılar.  “Geleneksel” sağcıların daha da kötü olduğunu fark eden işçiler onlara karşı 1998’te İsveç Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni desteklediler. Sosyal demokratlara verilen bu destek, tarihlerinin en düşük seçim sonuçlarını elde ettikleri 2006 yılına kadar sürdü.

Sağcı hükümet bundan sonra iktidarı aldı, işsizlik yardımlarında ve sosyal güvencede devlet katkısı oranlarını dibi görecek şekilde düşürdü. 2008-2010 krizi sırasında işsizlik %12’ye ulaştı, emeğin yoğunlaşması arttı, iş hukuku reformları işçilerin işten çıkarılmasını kolaylaştırdı.

Danimarka’da durum biraz farklıydı. Sosyal demokratlar, muhafazakâr-liberal koalisyonuna hükümetin dizginlerini 1982’te gönüllü biçimde teslim ettiler, bu koalisyon da refah devletini tasfiye etme ve özelleştirmeyi uygulama planlarını uygulamada gecikmedi ve bir dizi grev gerçekleşti. Mart 1985’te, sendikalar ile işveren örgütleri arasındaki toplu sözleşmelerin tek taraflı revizyonuyla bağlantılı olarak gerçekleşen ve “Paskalya Grevleri” olarak anılan grevler yarım milyondan fazla işçiyi bir araya getirdi.

Devrim kapitalistler için kötü bir rüyadan başka bir şey olmadığı için Danimarka’nın Sosyal Demokrasisi tıpkı İsveç’te olduğu gibi gerici adımlar atmaya başladı:

– Üç aşamalı bir çalışma reformu, işsizlik yardımlarının ödenme süresini 8,5 yıldan dört yıla düşürdü, bu yardımların koşulları sıkılaştırıldı.

– 1979’da başlatılmış olan erken emeklilik programı 1998’de yeniden düzenlendi.

– 1993 yılındaki “vergi reformu” adını taşıyan “uyanıklık”, gelir vergisi oranını düşürdü ama belediyeye ödenen vergilerini artırarak düşük ve orta gelirli insanların omuzlarına yük bindirdi;

– Sağlık sistemindeki kimi hizmetler (ilaç, diş hekimliği, çene cerrahisi) verimliliğin artırılması bahanesiyle özel sektöre devredildi.

Bu tür olaylar, 2001 yılında iktidarı yeniden liberal-muhafazakâr hükümete devrederek yenilgiye uğrayan Sosyal Demokratların popülaritesini yükseltemedi. Böylece işçi karşıtı hareket süreklilik kazandı. 2010’da işsizlere destek 4 yıldan ikiye düştü ve 2012’deki emeklilik reformu emeklilik yaşını 69’a yükseltti.

Norveç de aynı yönde ilerlemiş, ancak benzeri liberal reformlar daha sonra, 2000’lerin başından itibaren başlamıştır.

İskandinav ülkelerinin tarihini inceledikten sonra, İskandinavya’da ne geçmişte ne günümüzde sosyalizmin var olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Üretim araçlarının özel mülkiyeti korunmaktadır. İşsizlik, enflasyon ve yoksulluk vardır. “İskandinav modeli” bir kapitalizm modelidir; doğrudan ve dolaylı vergiler sayesinde tesis edilen pek çok sosyal güvenceyle yumuşatılmış bir kapitalizmdir. Ve bu sosyal güvenceler, günümüzde işçiler tarafından ısrarla ve inatla savunulmazsa tehdit altındadır.

Bütün bunların böyle gerçekleşmesinin nedeni, çünkü sınıf mücadelesinin müthiş ivmelendiği bir dönemde, sosyal demokrasi, işçi sınıfının çıkarlarına ihanet etti. İskandinav proletaryası, mükemmel örgütlenmesiyle halen tüm dünyayı şaşırtıyor ve bu örgütlenme proletarya iktidarının temeli olabilirdi. Ancak Sosyal Demokratlar, sadaka gibi dağıttıkları sosyal güvencelerle işçileri yarı yolda durdurdular. Devrimci tehdit çözülünce, burjuvazi, proletaryanın haklarını bir bir geri aldı.

Siyasi liderlikten, yani proleter bir Komünist Partiden yoksun olan işçiler durumu tersine çeviremiyor. Yapılanlar sadece kaçınılmaz yenilgiyi geciktiriyor.

Danimarka, Norveç ve özellikle İsveç örneği, kapitalizmden sosyalizme “barışçıl” bir geçiş teorilerinin yanlışlığına güzel bir tanıklık oluşturuyor. İşçilere herhangi bir ayrıcalık “tanıyan” burjuvazi, fırsatını bulduğunda karşı saldırıya geçip daha önce kaybettiği konumuna dönmeye çalışır.

Her bir işçi ve tüm bir işçi sınıfı için daha iyi bir yaşama giden yol, yalnızca sınıf mücadelesinin ana doğrultusunda, yani işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinde, proletaryanın iktidarında kapitalist sistemin ortadan kaldırılarak sosyalizmin inşa edilmesinde yatmaktadır. Başka yolu yok.

Bizimle Kalın.

Paylaşın