İnsan Bencil midir?

İçinde yaşadığımız, bireysel özel mülkiyete dayalı kapitalist düzen, kurulduğu günden yana bu soruya “evet” yanıtını veriyor. Liberal ekonomi politiğin ilk düşünürlerinden 19. yüzyılın aydınlanmadan hayal kırıklığına uğramış filozoflarına ; 20. yüzyılın Nobelli liberallerinden son otuz yılın kadar pek çok ideolog, insanın özünde bencil olduğunu, bencilliğin insan doğasının ta kendisi olduğunu iddia ettiler, bunun üzerine teorilerini ya da felsefi önermelerini geliştirdiler. Klasik liberalizmin Homo economicus’undan Nietzche’nin Nazi faşizmine ilham olan “üst-insan”ına ve günümüz pop kültürünün ikonlarına kadar içinde yaşadığımız düzen, kendi “birey”ini bu önerme doğrultusunda inşa etti. Öyle ki gelinen noktada bencilliğin sadece insanın değil tüm canlı hayatın bir özelliği olduğu, genlerin bencil olduğu, hücrelerin bencil olduğu iddia edilmeye başlandı.

Bu kuşkusuz bir saçmalık. “Bencillik” kelimesi nötr bir duruma değil, ahlaki bir değerlendirmeye işaret eder. Bu bağlamda ancak bir özne, yani başka türlü de davranabilecek, davranmayı tercih edebilecek bir aktör bencil olabilir ya da olmayabilir. Mutlak anlamda zorunlu davranışlar hakkında ahlaki değerlendirme yapılamaz.

Burjuvazinin “insan özünde bencildir” tezi insanın her türlü çıkarcı davranışına yönelik ahlaki değerlendirmeyi peşinen hükümsüz hale getirmek için ortaya atılıyor. Çünkü bir insan bencil olmayı ya da olmamayı tercih edebilir ama bir patron sermaye biriktirip zenginleşmek için mutlaka bencil davranmak, başka burjuvalarla rekabet edip onları zarara uğratmak ve daha önemlisi çalıştırdığı işçileri hep daha fazla, hep daha yoğun sömürmek zorundadır. Bir burjuva, ancak burjuvalığından vazgeçerse bencil olmayabilir, bencillik onun sınıfsal varoluşuna içkindir.

Marx ve Engels bu yüzden Komünist Manifesto’da, burjuvazinin egemen sınıf haline gelmesinin, geçmişin ahlaki değerlerini “bencil hesapçılığın buz gibi sularında boğduğunu” söylemişlerdi.
Dolayısıyla burjuvazi, bir yanda kendisi başka türlü davranamayacağı için, öteki yanda da kendi yükselişini sağlayan bireysel özgürlük, (en azından hukuk önünde) eşitlik gibi değerleri tamamen rafa kaldırmadan “bencillik benim ayrıcalığımdır” diyemeyeceği, bunu açık bir toplumsal norm haline getiremeyeceği için, “herkes bencildir, hepimiz benciliz, başka türlü olamayız” diyor. Kendi çıkarlarını, herkesin çıkarı gibi göstermeye çalışıyor.

İçinde yaşadığımız toplumsal düzen, kendisine uygun bireyi bu önermeyle inşa etti ve bu “ideal insan”ı bir çeşit puta dönüştürüp, çevresinde bir birey kültü kurdu. Öyle ki, bugün gelinen noktada “insan bencildir” önermesi, kapitalist sömürü düzenine başka tüm ideolojik önermelerden daha fazla, daha temelden bir dayanak sağlıyor.


Oysa iki milyon yılı aşan, halen keşfetmeye devam ettiğimiz insanlık tarihi bize insanın tek bir önermeye indirgenemeyecek derecede büyük bir potansiyele ve deneyim çeşitliliğine sahip olduğunu gösteriyor. Daha önemlisi, bu uzun tarihsel yolculukta insan bireyi de, potansiyelini büyük sıçramalarla, büyük başarılarla gerçeğe dönüştürdüğü hemen her dönemeçte, bunu bireyci değil toplumcu bir biçimde, salt bireysel, hatta başka bireylerin zararına bir çıkarcılıkla değil herkesin faydasına olacak biçimde gerçekleştiriyor.

Bu yüzden, liberallerin birey ve toplumu düşman iki kategori olarak birbirinin karşısına koyan önermesi, tarihin testinden geçemiyor. Örneğin insanı insan yapan en temel özelliklerden biri olan dil ancak toplumsal bir çerçevede ortaya çıkabilirdi. Ve dilin ortaya çıkması, artık birbiriyle iletişim kurmanın ötesinde, nesneleri tanımlarken, tecrübeleri aktarırken ve geleceği planlarken, aynı kavram seti üzerinde uzlaşan insanlar için ortak bir dünya kavrayışı, ortak bir düşünce sistematiği, yani basit davranışların aktarımından çok daha öte bir ortak kültür anlamına gelmişti. Bu ortak kültür sadece aynı nesnelere aynı ismi vermekten ibaret değildi. Bu sayede işbölümü de daha karmaşık ve detaylı hale gelebiliyor; ortak bir plana sahip olmayan, birbiriyle eşgüdüm içinde olmayan bireylerden ibaret bir kalabalığın gerçekleştiremeyeceği işler başarılabiliyordu.

Neolitik devrimle, yani insanın doğada kendisine yararlı canlıları, bilhassa da tahılları evcilleştirmeye başlamasıyla beraber bu beceri büyük bir sıçramaya vesile oldu. Bu sayede zamanla, bereketli topraklar üzerinde ihtiyacından fazlasını üretme olanağı elde eden insan toplulukları hayatta kalmanın ötesine geçtiler ve kalıcı, yerleşik uygarlıklar oluşturdular. Bu uygarlıkların tümü, insanların ihtiyaçlarını gideren temel gıdaların tahıl ve canlı evcil hayvan stokları olarak biriktirilebilir hale gelmesine dayanıyordu.
İnsan ile insan arasında kalıcı, sınıfsal eşitsizlik bu zenginleşme sayesinde mümkün hale geldi. Toplumun biriken zenginliğine belirli bir kesimin el koymaya başlaması ile gerçekleşen “büyük yarılma” sonucunda bazı insan toplumlarında egemen ve ezilen sınıflar ortaya çıktı ve insanlık tarihinde adına “sınıflı toplumlar çağı” diyebileceğimiz bir parantez açıldı. Bu toplumsal yapılar eşitlikçi yapılara göre çok daha üretken oluyordu, zira iktidarı elinde bulunduran az sayıda egemen toplumun geri kalanını normalde çalışmayacakları kadar yoğun bir çalışmaya sevk ediyor ve bu çalışmayı tepeden, planlayarak yönettikleri için bir yanda yaygın sulama sistemleri gibi insan emeğini daha da üretken hale getirecek ilerlemeler yaşanıyor, diğer yanda ise ilk kentlerde biriken zenginliği korumak için duvarlar, zenginleri tanrılaştırmak için ise ihtişamlı anıtsal binalar inşa ediliyordu.

İçinde yaşadığımız kapitalist toplum bu sınıflı toplumların sonuncusu ve en gelişkini. Artık milyarlarca insanı besleyecek kadar gıda üretebiliyoruz, ama buna rağmen her gün binlerce insan, binlerce çocuk yetersiz beslenme kaynaklı sağlık sorunları nedeniyle hayatını kaybediyor. Tarihte görülmemiş hızda ulaşım olanaklarına sahibiz, ancak bu olanakları “her bireye bir taşıt” biçiminde kullanmaya çalıştığımız için arabalar zamanın yüzde 95’ini park halinde, geri kalan zamanın çoğunu da trafikte sıkışmış halde geçiriyor. Her birimiz insanlığın tüm bilgi birikimine anında ulaşabileceğimiz el terminallerine sahibiz, ama bu el terminallerini düşündürtmeyen kısa videolar izlemek, hayatında bir gün çalışıp alın teri dökmemiş zenginlerin arsızlıklarına imrenmek ya da hayatımızın nadir güzel anlarını hemen başkalarına teşhir edip güzelliklerini onaylatmak için kullanıyoruz.

İnsanlık sermaye sınıfının bencil çıkarcılığının pençesinde, sahip olduğu zenginliğin ona sağladığı muazzam olanakların çok uzağında, tarihte benzeri ancak Roma’nın son döneminde ya da XVI. Lui Fransası’nda görülmüş düzeyde bir çürüme ve gerek maddi gerekse ahlaki çöküş döneminden geçiyor.


Öte yandan, içinde yaşadığımız dünya burjuva ideologlarına göre “mümkün olan dünyaların en iyisi” ya da ona çok yakın bir şey. Bu ideologlar, bütün mesailerini köklü, devrimci değişimlerin mutlaka durumu kötüleştireceğini iddia ederek geçiriyor, yalnızca gelecekte yaşanacak olası devrimlerin değil, geçmişte yaşanmış Fransız Devrimi, Büyük Ekim Devrimi gibi tarihsel sıçramaların da insanlığa kazandırdığından fazlasını kaybettirdiğini iddia ediyorlar. Bu ideologlara göre insanı tek harekete geçiren bireysel çıkar güdüsü ve bu güdünün tek motivasyonu da bireysel mutluluk arayışı.
Ne var ki bu düşünce, mümkün olan dünyaların en iyisinde neden herkesin hemen her zaman mutsuz olduğunu; depresyonun, kaygı bozukluğunun, tükenmişlik hissinin bu denli yaygın olduğunu açıklayamıyor.

İnsanları sürekli daha fazla çalışmaya zorlayan kapitalizm aynı zamanda insanların giderek daha büyük bir bölümünü üretken çalışmanın dışına itiyor. İnsanları daha fazla tüketmeye koşullayan kapitalizm sürekli bu tüketimi daha fazla bireysel borçlanmaya dayandırıyor. Herkesin giderek daha fazla yalnızlaştığı kentli yaşantıda bireyin kişisel yaşantısı başka bireylerle kurduğu ilişkilerden ziyade tükettiği metalarla kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır hale geliyor. Düzen, her türlü olumsuzluğun çaresi olarak daha fazla tüketim öneriyor ve böylelikle yoksul bireyler kendi hayatlarını tamamen değersiz algılarken görece tüketim olanağına sahip bireyler de metalarla kuşatılmış, insanlığın gerisinden yalıtılmış hayatlar yaşıyor.
İnsan, birbiriyle nefes alır. Bu yalnızlaşma insanın kişiliğinin özerkleşmesi değil, bir çeşit yavaş ölüme terk edilmesidir.

Bugün bir düzende yaşıyoruz ve düzen bizi kendi devamlılığına uygun biçimde eğitiyor, kişiliğimizi şekillendiriyor ve koşulluyor. Buradan kurtulmak istiyorsak, öncelikle özgür olmadığımız gerçeğini görmeli ve kabullenmeliyiz. Kendi kararlarımızı kendimiz vermiyoruz, sadece raflara konan metalar arasından beğendiklerimizi seçiyor, önümüze konan “doğru”lar arasından beğendiğimize, tipik olarak da vicdanımızı en az rahatsız edene ya da korkularımızı en fazla teskin edene inanıyoruz. Birey buradan kurtulmalı ve kendi kaderini kendi ellerine almalı.

Ne var ki sorunlar bireyin kendisinden değil, onu yaratan toplumsal düzenden kaynaklanıyor. Dolayısıyla birey buradan tek başına değil ancak toplumsal bir kurtuluş projesine, bir büyük kalkışmaya katılarak kurtulabilir. Bunun için de düzenin onu soktuğu yankı odasından çıkmalı, düzenin ona taktığı at gözlüğünü çıkartmalı, her gün televizyon ekranlarından, reklam panolarından, kişisel gelişim safsatalarından ve bilimsel düzeyi o safsatalardan farksız “çok satan” antropoloji kitaplarından düzenin haykırdığı “insan bencildir” iddiasını en azından dikkatle sorgulamalıdır.

Nevzat Evrim Önal

Paylaşın

Yorumlar