Feminizm mi, sosyalizm mi?

Açıkcası Kadınların karşı karşıya kaldıkları türlü çeşit eziyetler karşısında, insanın feminist olası geliyor. Gerçekten de, sürekli aklıma gelen bir soru bu, kadınların kurtuluşu nasıl mümkün olacak? Kadınların dertleri sanki sadece kadınların canını yakıyormuş gibi gözüktüğünde, erkekler duruma uzaktan ve yabancı gibi baktıklarında, kadınların bir araya gelip hayatlarına sahip çıkmaları, birbirlerine sarılmaları, çok çekici geliyor bana da. Hatta bazen, kadınları sadece kadınların anlayabileceğini düşünüyorum. Amma ben feminist değilim.

Peki, ben neden feminist değilim?

Öncelikle şunu belirtmek lazım, feministlerin dünya mücadele tarihine kattıkları şeyler, hiç de azımsanacak şeyler değil. Feministlerin yüz yılı aşkın mücadeles, sayesinde, kadın haklarına dair birçok konu sürekli gündemde kalıyor, tartışılıyor ve kazanımlar elde ediliyor. Kadının eşit oy hakkından, cinsel özgürlük mücadelesine, ev içinde kadın tarafında harcanan emeğin görünür ve tartışılır hale gelmesine kadar birçok konunun gündeme getirilmesinde feministlerin çok büyük bir rolü var Ülkemizde de, kadınları ilgilendiren birçok konuyu, saçma sapan tepkilerle karşılaşmayı göze alarak gündeme taşıyanlar feminist örgütlerdi. Kadınların toplumsal eşitliğine dair birçok adım, feministlerin öncülüğünde atıldı.

Evet, feministler kadınlara dair birçok konunun sürekli gündemde kalmasını sağlıyorlar. Bu yüzden verdikleri emek ve yürüttükleri mücadele çok değerli. Günlük konularda, kadınların karşı karşıya kaldıkları şiddet ve diğer tehditler karşısında, feminist tutumun benimsenmesi daha kolay, hem de sonuçları daha gözle görülür. Ama, feminizmin bir ideolojik tutum olarak taşıdığı eksikler, onu oldukça zayıf bir mücadele hattı haline getiriyor.

Feminizm, çok şey başarmakla birlikte, çok da dağınık ve her yöne kapı açan bir tutum. Bunun temelinde ise aslında, feminizmin bir ideoloji olarak şekillenmesindeki eksiklikler karmaşa yatıyor.

***

Biz, toplumun baştan aşağı değişmesini istiyoruz. Ama değişmeyi istemek yeterli değil. Bunun nereden, nasıl başlayacağı, hayatımızdaki sorunların temelinde ne olduğu sorusuna vereceğimiz yanıt, çok önemli. Bu yanıta göre bir değişiklik tarif edebiliriz. Feminizmle sosyalist ideoloji arasındaki en temel fark, bu soruya vereceğimiz cevapta yatıyor.

Feminizmin temel derdi, kadınla erkek arasındaki eşitsizlik. Ancak bu eşitsizlik nereden geliyor? Feminizm bu eşitsizliği başka şeylerden bağımsız bir olgu gibi ortaya koyuyor. Her şey kadınla erkek arasındaki eşitsizlikle açıklanınca, aslında hiçbir şey açıklamamış oluyoruz.

Kadınla erkek arasındaki eşitsizliğin, toplumla, üretimle, sınıflarla ilişkisi ne? Bunlardan hangileri bu eşitsizliği besliyor ve hangileri ortadan kaldırılmalı? Kadınla erkek arasında, her türlü toplumsal düzende devam eden bir eşitsizlik varsa, bu mutlak bir eşitsizlik demektir. Öyleyse, bu eşitsizliğin temeli nasıl ortadan kaldırılacak?

Bu soruların yanıtı maalesef, oldukça karışık. Bu nedenle, çok çeşitli feminist görüşler var. 19. yüzyılda kadınların vatandaşlık haklarına sahip olmaları için mücadele eden burjuva kadınlarının düşüncesi de, sosyalist hareket içinde kadınların yeri için mücadele edenlerin düşüncesi de feminist teorinin kapsamına giriyor.

20. yüzyılda ise bir yandan Batı’da düzenin sınırlarını zorlayan radikal feminizm, diğer yandan gelişmekte olan ülkelerde modernleşme hareketlerini ileri çekmeye uğraşan feminist hareketler ve nihayet, sosyalist hareketin içinde kendi kulvarını yaratan sosyalist feminizm de bu düşüncenin parçaları.

Yani aslında, feminizm, burjuva ideolojisini de, işçi sınıfı ideolojisini de benimseyebilen, kendi açıklamaları içindeki eksikleri böyle tamamlayabilen bir düşünce ve tutum. Bu nedenle, feminizm deyince, bir ideoloji demek bile doğru olmuyor; çok farklı ideolojilerden beslenen bir teoriden bahsetmek daha doğru oluyor.

***

Feminizmin bu kadar farklı ideolojik tutumla yan yana gelebilmesi, onun üstüne temellendiği varsayımların karmaşıklığından kaynaklı. Sınıflı toplum biçimlerinin birinden diğerine geçerken, kadının erkek tarafından uğradığı baskının, her sınıflı toplumda devam etmiş olması, bizi bu baskının, zaman ve mekandan bağımsız, üretim ilişkilerinden bağımsız bir süreklilik taşıdığı düşüncesine götürüyor.

Bu nedenle feminist teoriye göre, erkeğin kadın üzerinde baskınlığı bir sürekliliktir, üretim süreçlerinin gelişiminden bağımsız bir olgu olarak ortaya konabilir. Feminizm bu şekilde birçok farklı düşünce biçimine eklemlenebilir. Ancak, bu, sanıldığının aksine feminist teoriyi her alanda söz söyleyebilen güçlü ve kapsamlı bir teori haline getirmiyor, tersine baskın ideolojik ortamdan oldukça etkilenen bir teori haline getiriyor.

Örneğin, sosyalist ideolojinin gücünü yitirdiği günümüz dünyasında feminist teori, postmodern tartışmalarının kendini en fazla gösterdiği alanlardan biri haline geldi. Devrimci dönemlerde, modernleşmenin yaşandığı ve özellikle sosyalizmin güçlü olduğu dönemlerde, kadının toplumsal alanda eşitliğini sağlama yönünde (tüm eksiklerine rağmen) yol alan feminist mücadele, günümüzde kadının özel alanı, kadınların kendi aralarında dayanışmaları, ikili ilişkiler vs. alanlarına sıkışmaya başladı.

Feminizm bu netlik kaybına açık olduğu için, nereden hangi tartışmanın çıkacağı hiç belli olmuyor. İnsanlar arasında birçok karşıtlık olabilir; insanlar birçok kimlikle ortaya çıkabilirler. Ancak, bu farklı kimlikler ve mücadeleler, hareket etmeyi imkansız hale getirmemeli. Günümüzde, cinsel kimlikler detaylandıkça, “kadın ve erkek var mıdır?” sorusuna kadar geldik. Ve maalesef, feministler kendilerini bu tartışmadan kurtaramadılar. Bireyselliğin her şeyi belirlediği postmodern dünyada bu tartışmalar, ortak hareket etmeyi imkansızlaştırmak üzere. Feminizmin kendisini bu liberal baskıdan kurtarması için çok uğraşması gerekecek.

Geçmişe baktığımızda 90’lı yıllarda da feminizm, dinci gericiliğin baskısı altına kalmıştı. Dinci gericilik yükselirken, modernleşmenin kadın üzerindeki baskılarından söz edilmeye başlanmıştı. Bazı feminist tutumlar, dinci gericiliğe arka çıktılar.

Bugün feminizmin güncel tartışmalarına baktığımızda da, birçok farklı ideolojik müdahalenin etkisi altına girildiğini görüyoruz. Bir yandan, giderek daha dayanılmaz hale gelen hayat şartlarında kadınların birbirlerine yaslanmaları gerektiği fikri savunulurken öte yandan, kadının nereden geldiği belli olmayan bir “iç gücü” olduğu fikri yayılıyor.

Kadının “istese her şeyi yapabilir” olduğu sloganı, geniş bütçeli projelerden, duygusal reklam filmlerine kadar, her yerde pompalanıyor. Son derece mistik bir temele dayalı bu fikir, gerçek olmadığı ölçüde daha fazla hayal kırıklığı yaratıyor. Oysa, insanların dayanışmaları ne kadar önemliyse, bunu gerçek ortaklıklar üzerinden gerçekleştirmesi de bir o kadar önemlidir. Hepimizin hayatını zindan eden kapitalizm koşulları ve buna karşı tek gerçek gücümüz olan sınıf örgütlenmesi dışında bir takım ortaklıklar yaratmak işe yaramayacaktır.

Kadının toplumsal eşitliğinin sağlanması çok yönlü ve uzun vadeli bir toplumsal dönüşümle gerçekleşebilir. Bu dönüşümün kadın ve erkek eşitsizliği dışında bir şeyi değiştirmemesi mümkün değil; bu dönüşüm her şeyi kapsamalı.

Kadınlar olarak, adeta bir kabus gibi üzerimize çöken şiddete, istismara, aşağılanmaya, sürekli tehdit altında hissetmeye karşı, kadınlarla bir araya gelmek istiyoruz, kadınlarla birlikte bağırmak istiyoruz. Bu isteğimiz çok normal; tehdit altındaki her canlı gibi biz de tepki veriyoruz. Ancak, bu tepkinin yanında, bizim, liberal ideolojiden etkilenmeyen, temelleri sağlam bir politik tutuma ihtiyacımız var. Liberalizmin bireyciliğine, dinciliğe göz kırpan “özgürlükçülüğüne”, kafa karıştıran mistikliğine karşı, sapasağlam duran bir tutuma. Bu tutum da, sosyalizm.

Paylaşın

Yorumlar