Başını aşka da, faşizme de eğmeyen kadın: Suat Derviş

“Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını / Bir kere eğemedim bu kadının başını”… Başını aşka da, hapishanelere de, memleket hasretine de, cinsiyetçiliğe de, faşizme de eğmeyen bir kadın… Küçücük bir çocukken hayatına acımasızca giren faşizmle mücadelesi, son nefesine kadar süren bir komünist… Gazeteci olarak, işçi sınıfına yalan söylemeden; yazar olarak, toplumcu gerçekçilik anlayışıyla halkına halkını anlatarak verir mücadelesini. Türkiye Komünist Partisi üyesidir, Devrimci Kadınlar Birliği’nin kurucularındandır. Suat Derviş, bu toprakların en güçlü kadınlarındandır.

Resmi evraklarda ismi Hatice Saadet diye geçse de, ömrü boyunca kendisine “mutluluk” anlamına gelen bir isim olan “Suat” diye seslenildi. Bizlere “Fosforlu Cevriye, Zeynep İçin, Hiç, Kara Kitap” gibi eserler ve bu toprakların kadınlarına örnek bir mücadele hayatı bıraktı. Hangi ortamda, hangi şartlar altında olursa olsun, herkese kabul ettirdiği o sözüyle başlayıp, Suat Derviş’in hayatına birlikte göz atalım:

“Kadın olmaktan utanmıyorum, yazar olmakla da iftihar ediyorum.”

Bu topraklarda kadın olmaktan utanılan dönemlerden birinde dünyaya gelir Suat Derviş. Kendisinin doğum tarihine ilişkin birçok kaynakta 1902, 1903, 1905 gibi farklı bilgiler verilse de, kardeşi Ruhi’nin eşi Neriman Dervişoğlu’na göre kesin tarih 1901’dir. Anlatılana göre 10 Ağustos’u 11 Ağustos’a bağlayan ve gök gürültülü, yağmurlu bir gecede doğar. Kadıköy’de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Suat Derviş’in babası, tıp profesörü İsmail Derviş Bey ve annesi, Abdülmecid’in mabeyincilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım’dır. Suat, Osmanlı’da Telefon İdaresi’nde çalışmaya başlayan ilk kadınlardan olan Hamiyet Hanım’ın da kardeşidir.

Eğitimine küçük yaşta aldığı Fransızca ve Almanca ile başlayan Suat Derviş, Kadıköy Numune Rüştiyesinde ve Bilgi Yurdu’nda okur. Çocukluğuna dair hatırladığı ilk anısı “31 Mart olayları” olarak bilinen şeriatçı ayaklanma ve bu gerici isyanın bastırılmasıdır. Babası Dr. İsmail Derviş’in Jön Türkler’den olduğu bilindiğinden dolayı, 31 Mart ayaklanması gecesi evlerine kurşun yağdırılır. Bu korkunç anıya rağmen Suat Derviş, çocukluğunun, hafızasında “cennet gibi” kaldığını anılarında şu cümlelerle anlatır: “Uzunçayır’a inen tepe ve bayır boz renkteydi. Daha aşağıda bazen zümrüt bazen altın renkli tarlalar ve onların ötesinde Kadıköy’ün beyaz evleri… Onlardan sonra da, alabildiğine uzanan mavi deniz… (…) Biz (çocuklar) bir sürü halinde bağda, bahçede, bostanda, meyve ağaçları arasında dolaşıp duruyorduk…”

Suat Derviş, konservatuar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya gider. Önceleri piyano dersleri almaya başlasa da, küçük yaşta başlayan şiir ve edebiyat aşkının etkisiyle Edebiyat Fakültesi’ne yazılır, felsefe derslerine yönelir. İlk gazetecilik deneyimini de burada yaşar. Faşizmin ayak seslerinin yükselişine burada birebir tanık olan Derviş, “Uhistein” gazetesinde “Suzet Doli” imzasıyla yazar. Babasının ölümü üzerine fakülteden mezun olmadan ayrılıp, İstanbul’a döner.

Suat Derviş, “bir edebiyat dâhisi” diyebileceğimiz bir şekilde, henüz 7 yaşındayken ilk romanını yazar. Bütün yoksulların iyi kalpli, bütün zenginlerin hain ve kötü olduğu “Çamlıca Perileri” isimli romanı, evde çıkan bir yangın sonucu yok olur. Bu olayla ilgili, yıllar sonra, esprili bir şekilde şunları söyler: “İyi ki de yanmış! İhtiva ettiği bu fikirlerle günümüzde, 142. maddeden içeri atarlardı beni bu roman yüzünden.”

Suat Derviş’in hayatında Nazım Hikmet’in yeri ayrıdır. Nazım’ın, Suat’ın dünyasında, edebiyatından, ideolojik duruşunun şekillenmesine kadar etkisi vardır. Çocuk yaşlarda başlayan dostlukları, yıllar sonra Suat Derviş’in gurur duyduğunu açıkladığı, Nazım’ın “Gölgesi” şiiriyle de taçlanmıştır.

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;

Bir kere eğemedim bu kadının başını.

Kaç kere sürükledi gururumu ölüme

Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.

Cevapları öyle heyecansız ki onun,

Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.

Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi

Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi

Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal

Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal

Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.

Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…

Dönüyoruz yine biz uzun bir gezintiden

Gönlümün elemini döküyorken ona ben

O bana kendisini gülerek naklediyor

diyor.

Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım

Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım

Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı

Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı

İçimde alev alev tutuştu yangın gibi

Bir dakika kendimin olamadım sahibi

Hiç olmazsa öcümü böyle alırım dedim

Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.

Suat Derviş’in ilk şiiri de, çok erken denilebilecek bir yaşta, 16 yaşında basılır. Nazım, Suat evde yokken, çalışma masasında unuttuğu “Hezeyan” isimli şiiri okur ve çok beğenir, Suat’ın annesinden aldığı izinle şiiri, Alemdar Dergisi’ne yollar ve şiir basılır. Suat, başta Nazım’a kızsa da, aldığı övgülerden sonra kendisine güveni yerine gelir ve yazılarını kendisi göndermeye başlar. Suat Derviş, bir süre sonra Alemdar’da yazar, daha sonra oradan ayrılıp İkdam’a geçer ve gazetede bir kadın sayfası hazırlayarak kadın yazarlar için örnek olur.

Suat Derviş örnek olmaya hiç durmadan devam eder.

Babasının ölümüyle Almanya’daki okulunu bitirmeden yurda döndüğünü söylemiştik. Yurda döner ama gazeteciliğini beraberinde getirir. Burada Bâbıâli’nin başarılı muhabirleri arasına girer. İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da çıkan “Son Posta”, “Vatan”, “Cumhuriyet”, “Gece Postası” gazetelerinde yazıları yayımlanır. “Resimli Ay” dergisinde çalışmaya başlamasıyla, “sol” basına adım atar. Bu adım da bir örnek teşkil eder: Kendisi, 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken, Montreux Konferansı’nı izlemeye gitmesiyle “Yurtdışına giden ilk kadın gazeteci” olur.

İlk demişken, Suat Derviş’in romancılığı da bir “ilkle” başlar.

Suat Derviş, 1921 yılında ilk romanı Kara Kitap’ı yayımlatır. Edebiyatımızın ilk “Gotik” romanı olarak kabul edilen Kara Kitap, ölümü, ölüm korkusunu ve tekinsizliği merkeze alır. Bu önemli romanın ardından Suat Derviş’in edebiyatımızda yerinin ayrı olmasını sağlayan “Hiçbiri”, “Ne Ses Ne bir Nefes”, “Bir Buhran Gecesi” “Fatma’nın Günahı”, “Gönül Gibi”, “Onu Bekliyorum”, “Onları Ben Öldürdüm” “Baba Oğul”, “Zeynep İçin” ve Latin harfleriyle yazdığı ilk eser “Emine” romanları gelir.

Suat Derviş romanlarında çoğunlukla, Osmanlı’nın çöküşünün kadınların yaşamları üzerindeki etkisini ele alır. Kadınların toplumsal konumunu ve özgürlük mücadelelerini irdeler, hatta bu yüzden “feminist” olarak da anılır. Ancak kendisi bir feministten çok, komünisttir.

Komünist yazar Suat Derviş’in hikâyesi de şöyledir:

1936 yılında Tan gazetesinde çalışan Suat Derviş, kadın sorunlarına da değinirken, dış siyasetle ilgili de yazar. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne yaptığı bir gezi, Suat Derviş’in düşünce dünyasını temelden etkiler. Derviş, sosyalizmi yerinde, Sovyetler Birliği’nde görme, tanık olmak şansı yakalar. Burada komünistlerle birebir konuşma, onları yakından gözlemleme şansı yakalar. Doğup büyüdüğü yurduyla, Sovyetler Birliği’ni kıyaslama fırsatı olur. Dönüşünde yayımladığı röportaj dizisiyle de, “Kıpkızıl komünist” olarak anılmaya başlar ve gazeteden ayrılmak zorunda kalır. Gezinin yapıldığı 1937’de yayımlanan “Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır”, Sovyetler Birliği’nin görüşlerinde yaşattığı değişimi açıkça ortaya koyar. Suat Derviş, bu romanından önceki eserlerini, yazılırken var olan edebiyat anlayışından dolayı küçümser. Bundan sonraki romanlarında toplumcu gerçekçi bir edebiyat anlayışı ile hareket eder. Bu anlayıştaki ilk romanı da, bir dokuma fabrikasında sömürülen, bütün hakları gasp edilmiş bir avuç insanın hayatının anlatıldığı bu romandır. Diğer yandan da gazetelerde yazdığı yazılarda nazizme ve faşizme karşı yazılar yazar.

Dört kez evelenen Suat Derviş’in son eşi Reşat Fuat Baraner de, Derviş’in ideolojik dünyasında büyük etki sahibidir. Moskova’da Lenin Akademisi’nde Marksist kuram ve ekonomi politik okuyan Reşat Fuat Baraner, Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyeliği ve Yürütme Komitesi Sekreterliği görevlerini yapar. Kendisi de TKP üyesi olan Suat Derviş’in, eşi Baraner’le birlikte çıkardığı Yeni Edebiyat dergisi, 2. Dünya Savaşı sırasında ilan edilen sıkıyönetim ile kapatılır.

“Feminist olarak da anılır” demiştik, küçük bir örnek olarak burada ekleyelim: bir toplantıda “Reşat Fuat Baraner’in karısı olarak tanıtıldığında hiddetle ayağa fırlayıp “Ben, yazar Suat Derviş’im! Kimsenin karısı olarak yâd edilemem!” şeklinde tepki gösterir.

Tabii, bu topraklarda böylesi güçlü bir kadın olmanın cezası elbette verilir.

Suat Derviş, 1944’te “Niçin Sovyetler Birliği’nin Dostuyum?” adlı incelemesi yayımladıktan sonra, tahmin edebileceğiniz gibi, gazeteci kimliği ile hiçbir yerde iş bulamaz. Bir süre gerçek ismi olan “Hatice Saadet Baraner” yerine, takma isimlerle yazılar yazar. Aynı yıl “TKP Soruşturmaları ve tutuklamaları” çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner ile birlikte tutuklanır. Sorgu sırasında işkenceye dayanamayıp çocuğunu düşürür. Üstüne bir de eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve “yasadışı” Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanır, 8 ay tutuklu kalır.

Böylesine zorlu bir süreç, elbette yıpratır Derviş’i…

Hapisten çıktıktan sonra maddi ve manevi olarak büyük problemler yaşar. Geçimini sağlamak için Almanca, İngilizce ve İtalyanca çeviriler ve editörlük yapar. Tiyatro piyesleri ve radyo skeçleri yazar. Ancak 1951’de tekrar tutuklanan eşi Reşat Fuat Baraner’in yargı sürecinin başlamasıyla, 1953 yılında, tekrar tutuklanmamak için İsveç’teki ablasının yanına yerleşir.

“Zeynep İçin” romanını “Ankara Mahpusu” adıyla yeniden yazar. Roman başarıdan başarıya koşar. Önce Fransızca’ya çevrilip, 1957’de, “Le Prisonnier d’Ankara” adıyla yayımlanır. Ardından on sekiz dile çevrilir ve eleştirmenler tarafından Ivo Andriç’in Drina Köprüsü’nden bile daha iyi bulunur.

1968 yılında eşi ve yoldaşı Reşat Fuat Baraner’i, 1970 yılında ise ablasını kaybeder. Suat Derviş’in yıpranmışlığı ruhsal olduğu kadar, fiziksel olmaya da başlar. Yaşadığı bu acıların üzerine, şeker hastalığına bağlı olarak gözlerinde görme kaybı problemi ortaya çıkar. Büyük yazar, gözlerinde ciddi sağlık sorunları yaşadığı bu dönemde, kendi hayatını yazmaya karar verir. Ancak söylenene göre, iki-üç defa hatıralarını yazmak için çalışmaya başlayan Derviş’in, ruhsal durumundan dolayı bebeklik dönemini bile aşıp, acılarıyla yüzleşemediği söylenir.

Yine bu dönemlerde, en sevdiği ve güvendiği romanlarını bile bastırmakta zorlanan Suat Derviş, Behçet Necatigil’e yazdığı mektupta “1934’ten 1953’e kadar çok roman yazdım, hepsi de intişar etti ama gazetelerde tefrika olarak. Bazıları satın alındı, fakat alan tâbi basmadı. ( ) Çok korkarım ki, eserlerim tarafımdan bastırılmazlarsa, ben ölmeden evvel basılmayacaktır” der.

Ruhsal açıdan zorlandığı bu sürecin sonunda, Moskova’da gözlerinden ameliyat olan Derviş’in bir gözü sağlığına kavuşur. Neriman Hikmet ile birlikte Devrimci Kadınlar Birliği’ni kurar. Fakat dernek de tıpkı dergisi gibi kapatılır.

Türkiye’de solun, iktidarı ve beraberindekileri oldukça korkuttuğu o hareketli dönemlerde, sürekli gözaltında tutulan, işkence edilen devrimci gençleri, Şişli’deki evinde gizler. 1971’de evi polis tarafından basıldığında, birçok solcu genci evinde sakladığı ortaya çıkar ve tutuklanır. Ertesi yıl, birkaç yıldır devam eden şeker hastalığının vücuduna verdiği ağır zararlardan dolayı hastaneye kaldırılır. 23 Temmuz 1972’de Suat Derviş, birçok hayali yarım kalmış ve acıları omzunda olsa da, gücünün son anına kadar mücadele etmiş, birçok şey başarmış devrimci bir kadın olarak yaşama veda eder.

Suat Derviş gazeteciliğiyle; onlarca eser yayımlamış ve edebiyatımıza yön vermiş yazarlığıyla; mücadeleye adadığı hayatıyla; kadınların sesi olmuş “kıpkızıl bir komünistti.” Nazım’ın da dediği gibi, başını hiç eğmedi. Bu toprakların tarihine Suat Derviş ismiyle, boyun eğmeyen bir hayat, sınıfının yanında bir kadın yazar, kıpkızıl harflerle yazıldı. O harfler, kadınlar boyun eğmedikçe, yani asla silinmeyecek…

Paylaşın