Stalin Aslında Kim? Gerçek Stalin

Rusya tarihinde bugüne kadar  başka hiç kimse böylesi sert tartışmalara Stalin kadar yol açmamıştır.

Anaakım medya onu dünya üzerindeki en büyük cani diye sunuyor. Ya da canavar olarak karikatürize ediyor, ya da güçlü bir yönetici, zorba ama adaletli bir Çar. Politik tolkşovlarda Stalin’e yönelik derin bir nefretin karşısında idealize edilmiş bir görüntüsü de yer buluyor.  Bir sürü efsane ve gerçeğin karşısında bolca dedikodu ve uydurma yer alıyor.  Tüm bunlar yüzünden birçok insan onun tarihteki gerçek rolünü görmekte zorlanıyor.  

Stalin hakkında gerçekleri görmek ilk bakışta zor görünse de aslında gayet kolay. Bunu yapmak için Stalin’in yaşamının detaylarını deşmemize ya da karakterinin derin bir analizini yapmamıza da gerek yok. Sadece gerçekleri ayıklasak, ikincil derecedeki olaylardan kurtulsak ve gerçekten önemli olanın üstüne düşsek yeter.  İşte o zaman Stalin’in tarihteki yeri netleşecek, eylemlerine ve başarılarına ne şekilde çamur atıldığı veya  garip bir şekilde nasıl idealize edildiği anlaşılacaktır.

En önemlisi de şu soruyu cevaplamış olacağız: “Stalin bugün bizim için ne anlama gelmektedir?”

Bu videoda Stalin’in özel hayatını tartışmamayı tercih ediyoruz. İlkeleri ya da iradesi hakkında konuşmayacağız. Yeteneklerinin üstüne düşmeyeceğiz, olağanüstü hafızası, engin bilgisi ya da eğitimine verdiği önem hakkında da konuşmayacağız. Bu filmin farklı bir amacı var. Biz Stalin’in yaşadığı çağı hatırlamak istiyoruz, uğruna emek verdiği fikirleri ve siyasi kariyeri boyunca başardığı devasa şeyleri. 

Hepsinden de önce onun başarılarının özünü görmek istiyoruz… 

Josef Cugaşvili  Rusya İmparatorluğu’nda büyük değişimlerin gerçekleştiği bir zamanda, 19. yüzyılın son çeyreğinde doğdu, Serflik daha yeni yasaklanmıştı. Eski yaşam biçimi değişiyordu.

Fabrika ve tarım işçileri ağır vergilerin altında eziliyordu. İşçiler etkisizleşip yoksullaşırken toplumsal gerilimler de artıyordu. İşte Çarlık Rusyasının içinde bulunduğu durum buydu.

Bu durum kısa süre içinde de hızla daha da ağırlaştı. Sıradan bir ayakkabı tamircisinin oğlu olan ve Soso lakabıyla anılan Stalin papaz okuluna başlamıştı. Bu sırada Marksist örgütler etkin bir biçimde Rusya’da yeraltı faaliyetleri yürütmekteydi. 15 yaşındaki bir papaz okulu öğrencisi olan Soso bu örgütlerden birine girerek devrimci fikirlerle tanıştı.

Karl Marx, toplumun tarihsel gelişiminin genel ilkelerini keşfetmiş ve bunları formüle etmişti. Toplumda olup biten her şeyin her şeyin ticari malların üretim, dağıtım ve bölüşüm ilişkilerine dayandığını bilimsel olarak ortaya ilk kez Marx açıklamıştı. İnsan yaşamının her yönünü belirleyen şey ekonomik ilişkilerdi: siyaset, hukuk, hükümet ve kurumları, kültür, ideoloji, din, sanat, dünya görüşü ve ahlaki değerler. 

Özel mülkiyetin ortaya çıkışı, toplumun katmanlara ayrılmasına, yani sınıflar biçiminde ayrışmasına yol açtı. Her bir sınıf yapısı belli bir üretim biçimiyle ilişkileniyordu. Bazı sınıflar mal ve hizmet üretiyordu. Bir diğeri ise üretilenlere el koyuyordu. Üretim ilişkileriyle birlikte insanlarda evriliyordu. Toplumdaki üretici güçler gelişirken sınıflar arasındaki çatışmalar da su yüzüne çıkıyordu. Zaman geçtikçe çatışmalar arttı ve derinleşti; sonuç olarak yeni bir üretim tarzı eskisinin yerini aldı. Eski yönetici sınıf da gücünü kaybediyor ve tarih sahnesinden ayrılıyor, yeni sınıfların önünü açıyorlardı. Yeni gelen sosyoekonomik yapı mantıklıydı. Kölelik sistemi eski kalkındırıcı ivmesini tüketmişti ve yerini daha yenilikçi olan bir feodal sistem almıştı. Feodalizm kapitalizm tarafından içerilmişti. Bu tarihsel momentte, proletarya, yani işçi sınıfı devrimci sınıf olmuştu.

Bugünlerde tarihsel süreçteki ana itici güç proleterya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesiydi.  Bu mücadelede proletaryanın zaferi kaçınılmazdı; bu zafere bizzat kapitalizmin çelişkileri zemin hazırlamıştı. 

Zafere giden yol ise sosyalist bir devrimdi. İşçilerin iktidarı alması ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılması sayesinde sömürü sonlandırılabilirdi. Böylece ilk sosyalist toplum kurulup sınıfsız komünist topluma doğru yürüyüşe geçilebilirdi. Marx bu sosyal olguya bilimsel bir açıklama getirmekle kalmadı; ezilen sınıf tarihte ilk kez olarak baskıdan kurtulma yolunda apaçık ve anlaşılır bir reçete buldu. 1898’de Josef Cugaşvili Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Tiflis koluna katıldı.

Propaganda ve parti gazetesiyle ilgileniyordu, matbaalar kuruyor, gösteriler, grevler ve iş bırakmalar örgütlüyor, çatışma birlikleri ve parti komiteleri yapılandırıyor, parti ihtiyaçları için para toplayıp silah buluyor, provokatörlerin tasfiyesinde görev alıp kamulaştırmaları örgütlüyordu.

1905’te Lenin’le tanıştığında deneyimli ve eğitimli bir devrimciydi.   Stalin’in politik görüşlerinin netliği ve kesinliğinin izini onun erken dönem çalışmalarına ve makalelerine değin görebiliriz. 

“Rusya’nın birlik içinde ve bölünemez olduğuna dair cesur iddialarda bulunulan zamanlar geride kaldı. Şimdi her çocuk bile biliyor ki  ‘birlik içinde ve bölünemez’ Rusya diye bir şey yok,

Rusya uzun zaman önce iki karşıt sınıfa bölündü:  burjuvazi ve proletarya. Şu artık kimse için bir sır değil, iki sınıf arasındaki bu mücadele modern yaşamımızın etrafında döndüğü ana eksendir.  Refah içindeki burjuvazi uzlaşılmaz düşmanımızdır;  onun refahı bizim yoksulluğumuza dayanır, onun eğlencesi kederimiz sayesindedir.”  Josef Stalin 

 

1905’teki Rus Devrimi bozguna uğradı. Takip eden yıllarda Stalin, Lenin’in yanında yer alarak

Menşevik tasfiyecilere karşı mücadele ediyor, işçi sınıfının partisinin Menşevikler tarafından içten parçalamasına engel oluyordu. Lenin, Stalin’in örgütlenme becerilerini takdir etmişti. 1912’de Lenin’in önerisi üzerine Stalin partinin Merkez Komitesine girdi ve Komite’nin Rusya bürosunda çalışmaya başladı. Partinin Rusya’daki faaliyetlerini yönlendiriyordu, “Zvezda” (Yıldız) ve “Pravda” (Gerçek) gazetelerinin editörlüğünü yapıyor ve düzenli olarak da bu gazetelerde yazıyordu. 8 defa tutuklandı ve 7 defa sürgüne yollandı. 6 defa da sürgünden kaçtı.

1917 nisanında monarşi düştü. Lenin Rusya’ya döndü. Stalin, Lenin’in silahlı ayaklanma fikrini destekledi ve bunun örgütlenip hazırlanması doğrultusunda çalıştı. 

“Devrim herkesi ve her şeyi tatmin edemez. Çalışan yığınları tatmin etmesi halinde halkın düşmanlarının kötü bir duruma düşmesi kaçınılmazdır. O zaman seçim şu ikisi arasındadır; ya işçi ve köylülerle birlikte devrime ya da kapitalistler ve toprak beyleriyle birlikte devrime karşı.”
Josef Stalin  

Burjuvazi iktidarı alaşağı edilmişti.Stalin ilk Sovyet Hükümeti’nde yer alıyordu, Halk Komiserliği Konseyi’ndeydi. İç savaş zamanı en tehlikeli ve zor bölgelerde Kızıl Ordu’nun askeri manevralarını yönetmişti.1922’de Lenin’in önerisiyle Stalin, Parti’nin Merkez Komite Genel Sekreterliğine seçildi.  O zamandan sonra da tekrar tekrar seçilerek ölümüne kadar aynı görevi sürdürdü. 

Lenin’in ölümünden sonra da Sovyetler’in ilk yıllarındaki hedeflerin tümü devam ettirildi. Tüm Rusya’nın elektriğe kavuşmasına yönelik devlet planı uygulandı, endüstriyel üretim iyileştirildi ve artırıldı, bilim ivme kazandı, okur yazar olmayan neredeyse kimse kalmadı.  

Hintli yazar Rabindranath Tagore, SSCB’ye ziyareti sırasında genç Sovyet devletinin atmosferini şöyle tarif ediyor:

Şaşırtıcı olan şey şu, Rusya,  eğitimi ülke çapında yaymak için inanılmaz bir çaba gösteriyor. Bu sadece sayıyla da alakalı değil, eğitimin derinliği ve kapsamıyla da alakalı. Orta Asya’nın geri kalmış halkları arasında bile eğitimi bir sel gibi yaygınlaştırıyorlar. Yorulmak bilmez çabalarına bir sınır yok, bu çaba halkları bilimsel gelişmelerle buluşturmaya yönelik. Tiyatrolara kalabalık gruplar geliyor, ana ziyaretçiler de işçiler ve köylüler. Hiçbir yerde aşağılanmıyorlar. Şimdiye kadar ziyaret ettiğim birkaç kurumda fark ettim ki manevi bir yenilenme ve yeni kazanılan insanlık onurunun getirisi olan bir zafer var. Sıradan insanlar eşitsizliğin yükünü silkinip attı, ayağa kalkıp başları dimdik durdular. Şimdi dünyanın karşısında başlarını dik tutuyorlar. Zihinleri bağımsız ve elleri özgür.”  Rabindranath Tagore

Buna ek olarak, Parti  1920’lerde sanayileşmeye ve kolektivizasyonun tam olarak sağlanmasına yönelik bir taahhütte bulundu. Bu hedeflerin hepsi birbirine bağlıydı. Birini başarmadan bir diğerini başarmak imkansızdı. Yeni inşaatlar, fabrikalar ve tarlalar milyonlarca işçiye ihtiyaç duyuyordu. Modern donanımı olmayan küçük ölçekli tarlalar kent nüfusu artan devasa bir ülkeyi besleyemezdi. Ülke, gelişmiş bir sanayisi olmadan kendisini savunmada yetersiz kalırdı. İlk emperyalist kıyımdan sonra gelen barış sadece bir ateşkesten ibaretti. Yeni bir savaşın başlaması an meselesiydi. 

Ve Bolşevikler işte bunu çok iyi biliyordu.

“Gelişmiş ülkelerin 50-100 sene gerisindeyiz, bu açığı 10 senede kapatmalıyız. Ya kapatırız ya da bizi ezip geçerler.” Josef Stalin

Stalin bunu 1931’de söylemişti. Hidroelektrik santraller, binlerce tarla ve fabrika; makinelerin ve traktörlerin yer aldığı on binlerce kolektif ve devlet çiftliği, bunların tümü Sovyetlerin  beş yıllık planları sayesinde gerçekleşmişti.

Fransız gazeteci ve sosyal aktivist Henri Barbusse şöyle yazmıştı:

“Bunlar kabul edilmesi zor gerçekler, Avrupa ülkeleri arasındaki en yoksul, cahil, uyuşuk, hor görülmüş, aç, yaralı ve harap ülkeler Avrupa’daki en büyük, Dünya’daki en büyük ikinci  sanayileşmiş ülke oluverdiler. Birçok açıdan da en kültürlüsü oldular. “ 
Henri Barbusse

Bu ülke tek başına örneği görülmemiş şekilde büyüdü, diğer ülkeler ise ona düşman oldu. O yıllarda tek engel sadece dış düşmanları değildi. Birçok hain, dönek ve sabotajcı da yurt içinde harekete geçmişti.

Kolektivizasyon, kırsalda sosyalist devrimin temel taşıyıcı unsuru olmuştu. Kulaklar, yani toprak sahibi zengin köylüler, genellikle Sovyetler’in elinde nedensiz yere acı çekmiş kişiler olarak gösterilir.  Gerçekte ise kulaklar 1920’lerde ve 1930’larda kolektif çiftliklere en etkin şekilde karşı çıktılar. Sık sık terörist saldırılar düzenleyip tarlaları kundakladılar, kolektif çiftliklerin önde gelen isimlerini öldürdüler, Sovyet polislerini ve Kızıl Ordu askerlerini öldürdüler. Bununla birlikte, geçmişteki uyuşukluğun ve sınıf düşmanlarının entrikalarının üstesinden gelinmişti. 

Evet, hatalar yapılmıştı. Böylesine büyük bir projeyi hatasız uygulamak zaten mümkün değildi. Ama sanayileşme ve tarlalarda makine kullanımı olmadan Sovyetler’in bir geleceği olmazdı. Sovyetler Birliği dünya tarihinde sosyalist bir sistemi inşa eden ilk ülke olmuştu.

Bu başarıda Sovyet halkının büyük coşkusunun önemli payı vardı. İşçilerin hayat standartları yükselmeye devam ediyordu Stalin’in SSCB’sinde toplumun çıkarı uğruna çalışanlar iyi bir yaşam sürdü. 

1936 Anayasası, Ekim Devrimi zaferini ve sosyalizmin ana ilkelerini yasaya döktü. İşçi sınıfının daha önce hayal bile edemeyeceği sosyal hakları sunmakla kalmıyordu. Bu hakların SSCB yurttaşlarınca kullanımını güvence altına da almıştı. Toprak beyi, manifaktür sahibi ya da Çar artık toplumun efendileri değildi.  Artık efendi olan İşçi, kolektif çiftçi, doktor, mühendis ve öğretmenlerdi. Düşmanlar Sovyet ülkesini istila ettiklerinde, ülkenin bu yeni sahiplerinden inanılmaz bir direniş gördüler. Öyle bir cesaret, kahramanlık, kararlılık, 

özveri ve diğerkamlık hem cephede hem de cephe arkasında insanlık tarihinde daha önce az görülmüştür. Sovyetler Birliği ordusu kazandı. Sovyet silahları kazandı. Sovyet teknolojisi kazandı. Sovyet sanayisi kazandı. Sovyet kolektif çiftlikleri kazandı. Sovyet bilimi ve eğitim sistemi kazandı. Özgür Sovyet halkının ruhu,  işçileri ve savaşçıları kazandı. Komünist Partisi kazandı, Sovyet diplomasisi ve Sovyet hükümeti kazandı, ve büyük kumandanın karargâhı kazandı. Bunların tümü kazandı, sosyalist sistem de üstünlüğünü ispatlamış oldu.

Bu bir sınıf savaşıydı, sosyalizm ve kapitalizm arasında bir savaş. Dünyadaki kapitalist güçler, İngiltere, Fransa ve ABD uzun zamandır Sovyetler Birliği’ni istila etmeye hazırlanıyorlardı. Amerikan tekelleri, sanayicileri ve bankerleri Almanya’nın ağır sanayisini ve askeri sanayisini cömertce finanse ediyor, Nazileri fiilen silahlandırıyorlardı. İngiltere ve Fransa, Almanya’nın Avrupa’daki saldırgan iç ve dış siyaseti için koruma sağladılar.  Batılı emperyalistler kendi çıkarları doğrultusunda Alman faşistlerinin Sovyetler’i yıkıp yağmalayıp köleleştirmesini istediler.  Bugün Sovyetler Birliği, II. Paylaşım Savaşı’nın kışkırtıcısı olarak sunuluyor. Ama o zaman gerçek tarihi ne yapacaksınız? Avusturya’nın ilhakını, Münih Anlaşması’nı ve Tuhaf Savaş olarak anılan ve Almanya’nın askeri işgallerine karşı tepkisiz kalınan dönemi nasıl hasıraltı edeceksiniz? İngiltere ve Fransa’ya bağımlı olan Polonya’nın kendi kaderine bırakılmasını?

Doğrudan yardım ve örtülü politik destek faşistleri doğuya yönlendirdi. Ama kapitalistler bir hesap hatası yapmıştı. Her şey plana göre ilerlemiş değildi. Sonunda Britanya ve Amerikan emperyalistleri nihai olarak Sovyetler’le barış anlaşması imzalamak zorunda kalmışlardı. Sosyalizmin kapitalizmden üstün olduğu bir kez daha ispatlanmıştı. Savaşın sonucu Nazi Almanya’sı ve onun uydu devletleri üzerinde koşulsuz ve nihai bir zafer olmakla kalmadı, Japonya’nın bozguna uğratılması da değildi sadece, bu aynı zamanda dünya haritasında bir sosyalist devletler bloğunun ortaya çıkışının da başlangıcı oldu. Stalin’in Sovyetler’i, savaştan sonra başka bir ekonomik mucize daha gerçekleştirdi. Hitler’in yağmacı orduları tarafından yok edilen ekonomi beş yılda kendini yenilemişti.

On milyonlarca yurttaşını kaybeden ülke,  Marshall Yardımı ya da yabancı krediler olmaksızın kendi yıkıntılarından doğuyordu. Hitler karşıtı ittifakın dünkü müttefikleri, kısa zaman sonra Sovyetler Birliği’ni baş düşmanları ilan edip yeni saldırgan planlar peşine düştüler.. 

Ama Sovyet bilimi, sanayisi ve istihbaratı burada da kendini gösteriyordu. Sovyetler Birliği güçlü kara kuvvetleri ve donanmasıyla birlikte bir nükleer güç haline gelmişti. 

Dünya’nın ikinci, birçok yönden de birinci sıradaki ekonomik gücüydü. Bu etkenlerin tümü Sovyetleri yeni medeniyetin çekirdeği haline getirmişti. Komünist fikirlerin popüleritesi tüm dünyaya yayılıyordu. Başlıca emperyalist güçlerin kapitalistleri bile bu popülariteyle mücadele etmek zorundaydı. Stalin’in ölümünden sadece dört yıl sonra, Dünya’nın ilk yapay uydusu uzaya fırlatıldı ve sekiz yıl sonra da bir işçinin oğlu olan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin uzaya çıktı.

Stalin’in Sovyet devletine büyük katkıları olmuş muydu?  Hiç şüphesiz. Bir ülkenin, kendi liderine rağmen başarılı olması ancak Stalin düşmanlarının fantazilerinde mümkündür. Sovyet halkının başardığı her şey, Stalin’in sayesinde ve onun kararlarının bir ürünü olarak mı gerçekleşti? Tabii ki hayır.
Alman yazar Emil Ludwig’in bir konuşmasında, Stalin, devletle ilgili önemli kararların nasıl verildiğini aktarmaktadır. 

“Partinin Merkez Komitesi içindeki yetmiş üye içinde en iyi sanayiciler, kooperatif üyeleri, tedarikçiler ve subaylar, propagandacılar ve ajitatörler, tarımda ve ulusal meselelerde uzman kişiler vardı: Herkesin bir diğerinin fikrini, teklifini düzeltme olanağı vardı. Herkesin deneyimini aktarma fırsatı vardı. Eğer böyle olmasaydı, eğer kararlar tek elden alınsaydı çalışmalarımızda ölümcül hatalar yapardık.” 

O zamanın başarısını mümkün kılan binlerce kalifiye uzman ve yöneticiydi. Bu uzmanlar Sovyet eğitim sistemince eğitilmişti, üretim, çalışma ve hizmet aşamalarında yoğrulmuştu. İşçi ve köylülerin çocukları ücretsiz eğitime lafta değil, gerçekten erişebiliyordu. Böylece insanlar potansiyellerinin farkına varabiliyorlardı. 

“Bir yurttaşın toplumdaki konumunu sosyoekonomik durumu, etnik kökeni ya da cinsiyeti değil, kişisel yetenekleri ve bireysel çalışması belirler.” Stalin? 

Sosyalist toplumda sosyal ilişkiler değişmişti. İlişkiler gerçek anlamda kardeşçe ve karşılıklı güvene dayalıydı. Asiller yoktu artık, yüksektekiler yoktu, aşağılama ve sömürü yoktu.
herkes işsiz ya da evsiz kalmayacağını biliyordu. Eğer sağlıkları bozulursa herhangi bir ödeme yapmadan sağlık hizmeti alacaklarını biliyorlardı. İnsanların çalışmaya yönelik tutumu değişmişti. İşçiler ve köylüler tarafından üretilenler, zenginlerin lüks harcamalarına gitmiyordu artık. Saraylar zenginlere değil okul çocukları ile Genç Öncüler adındaki gençlik örgütleri için inşa ediliyordu. 

Toplumun kaynakları eğitime, çocukların eğlencesine, sosyal ihtiyaçlarına, işçilerin sağlık merkezlerine ve toplumun kültürel seviyesinin yükseltilmesine harcanıyordu. İnsanlar bunu görüyordu. O zaman kurulan sosyal ve ekonomik düzen, sonra da işlemeye devam etti. Ta ki Perestroyka’nın failleri ülkeyi hep birlikte mahvedene kadar.  Geç Sovyet döneminde bile birinin borçları yüzünden evini kaybetmesi düşünülemezdi. Sağlık hizmetleri için ücret ödemek ise vahşilik ve barbarlık olarak algılanırdı, ki bu da kapitalizmin başka bir gerçeğidir. 

“İşsiz bir insanın nasıl bir ‘bireysel özgürlüğe’ sahip olabileceğini hayal etmek zor. Yani aç dolaşıp iş bulamazken. Gerçek özgürlük sadece sömürünün olmadığı bir yerde olabilir, insanların başkaları tarafından ezilmediği bir yerde, işsizliğin ya da yoksulluğun olmadığı bir yerde, insanların işlerini, evlerini, günlük yiyeceklerini yarın bir gün kaybetme korkusuyla titremedikleri bir yerde.” J.Stalin

Sovyetler Birliği hakkında ne kadar yalan söylerlerse söylesinler gerçek bir sosyal özgürlük vardı. Yaratıcılık, diğerkamlık, insanlar arasında dostluk ve emek gücüne özde verilen bir değer vardı. Tarih sahnesindeki başka herhangi bir ülke, ekonomi ile temel ve uygulamalı bilimlerde buna benzer hızda bir gelişim ortaya koyamamıştır. 
Sovyetler Birliği’nde 1953 yılına kadar gerçekleştirilen büyük ölçekli üretim alanındaki bilimsel başarılar daha önce hiçbir yerde görülmemişti. Birçok insanın SSCB’den bahsederken nostaljik olarak hatırladığı şeyler, Tanrı vergisi ya da bir tek kişinin başarısı olan şeyler değildi. Sovyet devletinin başarıları ve zaferleri pratikte bilimsel sosyalizm fikirlerinin uygulanmış halleriydi.

Stalin sadece bir devlet adamı değildi aynı zamanda da Marksist bir teorisyendi. Hattâ erken dönem çalışmalarının Marksizm-Leninizm’in gelişimine önemli katkıları vardır. Daha sonraları modern kapitalizmin, yani emperyalizmin temel ekonomik yasasını keşfedip formüle etti.  

“En yüksek kapitalist kârı güvence altına almak için belli bir ülkedeki çoğunluğun sömürülmesi, yıkımı ve yoksullaştırılması ile özellikle de gelişmemiş ülkelerin köleleştirilmesi ve sistematik bir biçimde soyulması, bunların yanında en yüksek kârı elde etmek amacıyla savaşları ve ulusal ekonominin militarizasyonunu kullanmak.” Josef Stalin 

Ve sosyalizmin temel ekonomik yasasını da billurlaştırdı. Yüksek teknoloji temelinde sosyalist üretimin sürekli büyümesi ve gelişmesi yoluyla tüm toplumun artan maddi ve kültürel ihtiyaçlarının en yüksek düzeyde tatmin edilmesi. Lenin’in emperyalizm teorisini temel alan Stalin, kapitalizm ve sosyalizm arasındaki mücadeleye dair bir tahlil geliştirdi. 

“Kapitalistlerimizi yenebilir, sosyalizmi kurabiliriz ama bunun böyle olması proletaryanın hakimiyetiyle yönetilen ülkemizi dışarıdan gelen tehlikelere karşı, eski düzenin yeniden kurulmasıyla sonuçlanabilecek müdahalelere karşı güvenceye aldığımızı göstermez. Bir adada yaşamıyoruz. Kapitalist bir ortamda yaşıyoruz.” J. Stalin

“Bolşevik Komünist Parti’nin kısa tarihi” adındaki  Sovyetler Birliği ve Bolşevik Parti tarihi ile Marksizm-Leninizme dair temel bilgileri konu alan ansiklopedi Stalin’in katkılarıyla 1938’de kaleme alındı. Stalin yeni bir bilim alanının kurucusu oldu; sosyalizmin ekonomi politiği daha sonra Marksizm’in önemli bir dalı haline geldi. Stalin kurama ağırlık vermişti: 

“Uzmanlarımızın Marksist ekonomiyi sağlam bir şekilde kavramalarına ihtiyacımız var. Eski nesil Bolşevikler kuramda uzmanlaşmıştı. Kapital’i çalışırdık, notlar alır, tartışırdık, birbirimizi denerdik, gücümüz buradan geliyordu. Bu durumun bize çok yardımı oldu. İkinci nesil bu konuda daha az hazırlıklıydı. İnsanlar yapılması gereken işlerden ve inşa süreçlerinden başını kaldıramıyordu. Marksizm’i broşürlerden öğrendiler. Üçüncü nesil ise yazı dizileriyle ve gazete makaleleriyle büyüdü. Derinlikli bilgiden yoksundular. Yumuşak lokmaları hazmedebiliyorlardı sadece. Birçoğu Marx ve Lenin’i çalışarak değil onlardan alıntılananlar aracılığıyla eğitildiler. Durum böyle giderse insanlar özden kopabilir. Amerika’daki mantık şu; para her kapıyı açar, niye kurama ya da bilime ihtiyaç duyalım ki? Burada da şöyle diyebiliyorlar: Sosyalizmi inşa ederken neden Kapital’e ihtiyaç duyalım ki? Bu bir yozlaşma tehlikesidir, bu ölümdür. Küçük şeylerde bile bu durumdan kaçınmak için ekonomik bilgi seviyemizi artırmamız gerek…” 

Lenin diyor ki: 

“Kapitalizmden komünizme geçiş tarihsel bir dönemdir. Bu dönem bitene kadar sömürgenlerin restorasyon umudu bitmeyecek, bu umut restorasyon girişimlerini de ortaya çıkaracak. Alaşağı edilmiş durumdaki  sömürgenler, alaşağı edilmeyi beklemiyorlardı, buna inanmadılar, bu düşüncenin yayılmasına izin vermediler,olanca güçleriyle, çılgınca bir tutkuyla, nefretle yüzlerce kez kalkışmada bulundular, “kaybettikleri cenneti” geri getirmek için savaşa koyuldular.

Sovyetlerde olan da işte tam buydu. Stalin’in ölümünden sonra karşı devrimci güçler iktidara geldi. Sosyalizmi hızlıca yıkmak mümkün değildi. Bu dev tren çok fazla hızlanmıştı. Marksizmin revize edilmesi onlarca yıl almıştı. Ekonomiye, bilime ve kültüre sabotaj düzenlenmesi, bunların talan edilmesi gerekiyordu. Böylece Sovyet halkının yönünün saptırılıp kapitalizmin restorasyonu hazırlanabilirdi. 

Tarihte “şöyle olsaydı”lara yer yok. Stalin önceden hazırlıklı olsaydı yaklaşmakta olan felaketi önleyebilir miydi? türünden bir spekülasyon yapmayacağız. Birçoğu, geçmişi kolayca yargılıyor şimdi. O “yargılar” ve “eleştiriler” şunu unutuyor; Sovyet devleti kuruluşu itibariyla hep bir saldırı tehdidi altındaydı. Sovyet devleti ideal şartlarda oluşturulmamıştı, zayıflatılmış bir ülkenin topraklarında kendisine düşmanlık güdülen bir atmosferde kurulmuştu. 

Bolşevikler sadece iki savaşın tahribatını miras almakla kalmamış, Çarlık zamanından devreden gerili kalmışlığı da üstlenmişlerdi.En önemlisi de, bu, tarihteki ilk sosyalizm inşasıydı.

Medeniyet daha öncesinde böylesi bir deneyim yaşamamıştı. SSCB, proletaryanın bugüne kadarki yüzlerce yıllık sınıf mücadelesinde esaslı bir başarıdır. İşte bu yüzden burjuva propagandacıları Sovyetler Birliği’ne çamur atar dururlar. Sovyetler’in başarısızlığı yüzünden değil, tam aksine çok fazla şey başardığı için. 

Bu dünyadaki işçiler için hem büyük bir başarı hem de acı veren tarihsel bir dersti. İşçi sınıfı uyanık olmazsa toplumsal ve siyasi kazanımlar kolayca kaybedilmektedir. Hiç kimse, en ilerideki politikacı ya da devlet adamı bile işçi sınıfını rehafa tek başına erdiremez. Sınıf bilinci olan her bir işçi bunun farkında olmalı. Sovyetler Birliği’nin yıkımına rağmen kapitalizmin zaferi kalıcı değil. Sınıf mücadelesi devam ediyor. 

Sosyalizm filozofların icadı veya soyut bir fikir değildir. Sosyalizm tüm insanlık için nesnel ve hayati bir gereklilik ve kaçınılmaz bir gelecektir. Lenin’in Ekim Devrimi hakkındaki sözleri tüm bir Sovyet deneyimine atfedilebilir. 

“Biz çalışmamıza başladık, ne zaman ya da nerede bilinmez ama tüm dünyadaki proleterler bu çalışmayı tamamlayacak. Esas olan şu ki, buz kırılmıştır, yol açılmıştır ve yön gösterilmiştir.” Lenin 

Yüz yıl, insanlık tarih, için uzun bir süreç değil. Bu arada kapitalizm nihai olarak kazanmış da değil. Sovyet sonrası Rus burjuvazisi, sosyalizmin verimsiz olduğunu iddia etmekte. Oysa günümüz Rusya’sında giden, uçan, ateş eden her şey o “geri kalmış” dedikleri dönemden miras. Barışçıl atom ve uzay endüstrisi, o harika havacılık uzay üretiminin kalıntıları, silah sanayi ve nükleer kalkanlar hep o dönemden. Rus kapitalistleri hangi başarıya imza atmışlar peki? Yetenekli yöneticilerin her şeyi hortumlayıp yurtdışına sıvışmasıyla ilgili başarılarından başka neleri var? Oraya buraya boru döşemelerinden başka? Belki de yirmi milyon yoksul insan ve birkaç dolar milyarderiyle ilgilidir bu başarıları? Sovyet kurumlarını soymaya dayanan “başarılı iş adamları” mı yoksa? Kapanan fabrikalar? Yok edilen çiftlikler? Yaşam alanlarının kalitesizleşmesi? Sağlık sistemine ulaşamama

ya da paralı eğitim mi? Sürekli artan fiyatlar, tarifeler ve faturalar mı? Emeklilik yaşının yükselmesi mi? Offshore hesaplarındaki milyar dolarlar mı? Bu arada Rusya’nın hangi kısmı “yerli” burjuvalara ait hangi kısmı “yabancılara” bunu dahi bilmek kolay değil. 


Bizi baskılarla korkutmayı deniyorlar. Stalin iktidardayken, Büyük Anayurt Savaşında birçok kayıp vermemize rağmen SSCB’nin nüfusu önemli oranda artmıştı. Diğer taraftan burjuvazinin özgürlük ve demokrasi çağında nüfus azalmaya devam ediyor. Sadece 1993’ten 2006’ya, ölen kişi sayısı doğan kişi sayısından 11 milyon fazla. Kapitalizmin kurbanları için pişmanlık duyan kimse yok. Devlet karşıtı propaganda yapan entelektüeller ve insan hakları savunucuları kapitalizmin kurbanları için Moskovadaki “Keder Duvarı” anıtında göz yaşı dökmediler. Özelleştirme ve Gaiadar “reformu” kurbanları için Yeltsin Merkezi’nde bir anıt yapılmadı. 

TV’deki propagandacılar, günümüz Rusyası’nın gücü ve görkeminden bahsediyorlar sabah akşam, vatanseverlikten bahsediyorlar ve seyircilerdeki şoven eğilimleri körüklüyorlar. Fakat bu sanal gerçeklik her geçen gün daha fazla açıklığa kavuşuyor, yoksul, ölmekte olan ve yozlaşan bir ülkedeki gerçek hayat koşullarıyla berraklaşıyor. 

Bize sürekli modern Rus devletinin güçlü savunma sistemi hatırlatılıyor. Madem Sovyetler’de bilim yerlerdeydi, madem makine mühendisliği, elektronik ve diğer önemli sanayiler mahvolmuş durumdaydı, peki bugün böylesi mucizeler nasıl mümkün olabiliyor? 

Daha da ötesi eğer bahsedilen”potansiyel düşmanlar” istediklerini sessizce alıyorlarsa bu modern orduyla kendimizi kimden “koruyacağız”. 

Rusya, farklı ülkelerden emperyalistlere uzun zamandır kâr sağlayan bir ülke.

Bu Kapitalist Enternasyonal ne yerel nüfusun refahını umursuyor ne de herhangi bir ülkedeki işçilerin problemlerini gözetiyor. Sovyet sonrası burjuvazinin, Stalin hakkında saçmalıklar uydurmasında şaşılacak bir şey yok. Ülkenin yıkımını ve yağmasını bir şekilde meşrulaştırmaları lazım. Milyonlarca masum kurbana dair efsaneler üretmek bu amaca mükemmel şekilde uyuyor.

Ama şu var ki artık insanları kandırmak gittikçe zorlaşıyor. Birçok insan Hruşçov’un karşı devrimci taraftarlarının, Troçkistlerin, Batılı ve Sovyet sonrası ulusalcı burjuvaların Stalin’e yönelik iftiraların başını çektiklerini çoktan anladı.Yakın zamandaki gelişmeleri görenler Sovyet tarihine daha fazla bakmaya başladılar ve bugünün sorularının cevabını o tarihte arıyorlar. Kapitalistler de gardlarını indirmiyorlar tabii. Çarpıtma ve yalan makinesi her şeyi yapıyor, ki böylece kimse sakince ve aklı başında bir biçimde sosyalizmin ilk deneyimini düşünemesin.

Sovyet dönemi ve Stalin’den nefret etmeye, onları unutmaya  kışkırtılıyoruz. Talep yok mu? Politik olarak ölü mü? “Bu bizimle alakasız bir geçmiş, geçmişin tozlu rafına kaldıralım” diyor kapitalist propaganda. O zaman neden Stalin’e yönelik nefreti körükleyip duruyorlar? Tek bir ana neden var.

1848’de Komünist Parti Manifestosu’nun yazılmasından beri dünyanın ilk süper gücüne giden yol sadece bir asırda inşa edildi. İşçilerin kendi hakları için inişli çıkışlı ve istikrarsız mücadelesi  Marksizm sayesinde örgütlü bir hale geldi ve dünyadaki ilk proletarya devletine yol açan sosyalist devrimin zaferini meydana getirdi. Sovyetler, Nazi Almanyası’yla girilen en zor savaşta sürdürülebilirliğini ve gücünü kanıtladı. Kapitalist Avrupa’nın insan ve maddi kaynaklarına karşı koyabildi.

Sovyetler Birliği bir rehber, tüm dünyadaki işçilerin umudunun sembolü oldu. Marksizm’in pratikte de işe yaradığı kanıtlandı. İnsanlık, böylesi acılar çekerek kapitalizme karşı bir aşı keşfetti ve geliştirdi. Kapitalistler için elbette bu durum hayati önemdeydi. Tarihin bu en önemli fasılları  kaçınılmaz bir şekilde Stalin’i işaret etmektedir. Bu yüzden burjuva propagandası tüm gücüyle ilk olarak Stalin’i kötülemeye ve Stalin üzerinden işçi sınıfının başarılarını itibarsızlaştırmaya koyuldu. Yurtdışında ise bu çalışmalar Stalin daha hayattayken başlamıştı. Sovyetler’de ise bu durum Hruşçov yönetiminde başladı, Perestroika döneminde yoğunlaştı, ve bugünkü Rusya’da da baskısını azaltmış değil. 

Stalin düşmanı efsaneler genellikle Nazi broşürlerini kelime kelime tekrar ediyor. Komünizm aleyhtarları bu yalanlarında saçmalamaktan hiç utanmazlar. Onların “baskı kurbanları” dediklerinin arasında hainler, siyasi suçlular ve adi suçlular vardır. İş sayılara gelince de siyasi mahkum ve hükümlülerin sayısını fantastik düzeyde abartırlar… 

“Kazandık ama kazanmamız gereken şekilde değil!” “Başarılarımız oldu ama hangi bedel karşılığında?” Burjuvazi bu yalanlarla Stalin’i sonsuza dek unutturulabileceğini sanıyor. Bu yalanları her alanda aynı şekilde neden tekrar ettiklerini anladığınızda her şey yerli yerine oturuyor. Yönetici sınıf, sosyalizmi inşaya yönelik yeni bir örgütlü girişimden korkuyor. SSCB’nin dağılışından on yıllarca sonra, ihanetin ve karşı devrimin sonucu olarak dağılmış olsa bile…

Korkuyorlar çünkü bunu pratikte deneyimlediler, proleterya bir toplum inşa edebilme becerisini kanıtladı. İnsanın insanı sömürmediği, efendilerin olmadığı bir toplum. Tarihte ilk defa, ezilen sınıf, özel mülkiyete dair bu kutsal anlaşmayı bozup faturayı da ezenlere ve her türden parazite kesti. Üretim araçları ve varlıkların bir diğer kapitalist yararına değil de bir diğer sınıf yararına kamulaştırılması ironik değil mi? O zamana değin burjuvazi için şikayet etmeden çalışmış bir sınıf yararına. İşte bu yüzden sözümona baskıyla ilgili bu uğultular yükseliyor.  İşçilerin iktidarı ellerine aldığını, hayatlarının kontrolünün artık kendilerine ait olduğunu kim duymuş? Kapitalistler Sovyet devletinin herhangi bir diğer liderine de aynı gerekçelerle çamur atabilirler. Bu  kişilerle ilgili bir konu değil.
Örneğin Rus egemen sınıfı bunu istihbarat politikasıyla da ispatlıyor. Stalin’in kötülenmesiyle eşzamanlı olarak yakın zamanda başka bir hareketlilik görülmekte. Onun siyasi kişiliği yalıtılıyor,  komünist ideolojiden ayrıştırılarak burjuva devlet vatanseverliğinin ihtiyaçları için kullanılabilir hale getirilmeye çalışılıyor. Stalin, Çar sonrasında büyük bir imparatorluk kuran “usta bir yönetici” olarak sunuluyor. 

Rus burjuvazisi sadece Sovyet kurumlarını özelleştirmekle kalmıyor o dönemin başarılarına da el koyuyor. Özellikle Büyük Anayurt Savaşı bunu çok iyi gösteriyor. Hatta yeni bir pazar alanı oluşturup Sovyet sembollerini yeni biçimleriyle değiştiriyorlar. Bu olayların anlamını ve sınıfsal bağlamını da sulandırıyorlar. 

Modern propaganda bizi şuna ikna etmeye çalışıyor: Sosyalist anavatanı korumak ile burjuvazinin düzenlediği kıyımlara hem de zenginlerin çıkarına yem olmak aynı şeydir, Stalin imajı, sınıftan yoksun anavatanda soyut bir lider niteliği taşıdığında burjuvazi için kullanışlı ve güvenlidir. Birisi onun “sıkılı yumruk” olarak hatırlar, ulusal güvenlik çıkarları için siyasi rakipleri üstündeki baskı anlamına gelmektedir. Fakat burjuvazinin sıkılı yumrukları işçi hareketini boğan Hitler’dir, Mussolini’dir ve Pinochet’dir. Oysa Stalin’in sıkılı yumruğu işçileri parazitlerden koruyordu. Sovyetler Birliği’nin askeri kuvvetleri dünyaya hakim olmak için ya da zayıf ülkeleri soyup sömürmek için kurulmamıştı, onun amacı zayıf ülkeleri hasmane bir kapitalist çevreden korumaktı. 

Stalin bunu en iyi kendisi betimliyor:

“Hayatımı adadığım ülkü işçi sınıfını yükseltmektir. Amacım herhangi bir “ulusal” devleti yükseltmek değil fakat bir sosyalist yani enternasyonel devleti yükseltmektir. Çünkü bu devleti güçlendirmek için yapılacak her katkı tüm bir enternasyonal işçi sınıfına da yapılmış demektir. Çalışmalarımın her adımı işçi sınıfını geliştirip güçlendirmeye yönelik olmasaydı hayatımı anlamdan yoksun bulurdum.” 

Burjuva hukuku bağlamında Lenin, Stalin ve diğer Bolşevikler daima suçlu olacaklardır. Tıpkı Roma İmparatorluğu’nun kanunlarını çiğneyen Spartacus’ün köle sahipleri için bir suçlu oluşu gibi. Stepan Razin’de feodal yönetimdeki bir suçluydu. Kanunları yönetici sınıf yazar. Ama gerçek özünde şudur ki kapitalist sistem suçlu ve insanlık dışıdır.

Bir sınıf üretim araçlarının tümüne sahipken diğerinin elinde sadece sunabileceği emek gücü kalıyorsa aralarındaki ilişki sömürücü ve sömürülen arasındaki ilişkidir. Kapitalizm milyonlarca insanı şuna mahkum ediyor: üç kuruşluk maaşlar, yoksulluk, işsizlik, açlık, para çantaları uğruna çıkarılan savaşlarda yaşanan ölümler. Ama aynı zamanda ezilenleri kendi hakları için savaşmaya zorlayan koşulları da yaratıyor. Burjuvazinin ve onların yandaşlarının, kralları, toprak ağalarını değil de Lenin’i ve Stalin’i şeytanlaştırmalarında şaşılacak bir şey yok. 

Modern burjuvazi de bugün aynı şeyi yapıyor. İşçilerin hayatlarını tüm dünyada cehenneme çeviriyor.  

Tarih temelde sınıfların ürünüdür, kişilerin değil. Bildiğimiz Stalin sıfırdan ortaya çıkmadı. Devrimci bir hareketce şekillendi, yani Bolşevik Parti’de, işçi sınıfının ve tüm işçilerin çıkarı için dövüşen partide. Burjuvazi Stalin’i bildiği gibi sunmaya devam edebilir, efsanevi bir cani ya da yalnız bir kahraman desin, ona olan nefreti körüklesin, sahte bir kurtarıcıya yönelik tutarsız iman desin. Tüm bu müdahalelere rağmen insanlar yine de gerçek Stalin’i keşfedeceklerdir. Stalin bir devrimci, Marksist bir kuramcı ve dünyanın ilk sosyalist devletinin lideriydi. Gençlik çağlarından hayatının son günlerine değin komünist ideale bağlı bir adam. Onun ismi farklı ülkelerin kapitalistlerinde hala nefret uyandırıyor. Çünkü onlar için en korkunç ve tehlikeli şey proleteryanın çelik iradesidir,  sınıf çıkarlarının farkında olan, sınıf mücadelesi kuramıyla donanmış bir proletarya. 

Stalin proletaryanın geleceğinin müjdecisidir, eli kulağında nihai zaferin müjdecisidir. Stalin döneminde Sovyetler, yeni bir dünyanın, insanlığa yönelik baskının ortadan kalkacağı bir dünyanın habercisidir. 

Stalin: “Önceden burjuvazi özgürlükçülük rolü oynayabildi, burjuva demokratik özgürlüğü koruyabilirdi. Bu şekilde insanlar arasında popülerliğini oluşturdu. Özgürlükçülük şu anda hiç varolmamışçasına yok oldu. O sözde bireysel özgürlük artık yok. Sadece sermayesi olanlar kişisel haklarının tanınmasını elde edebilir. Diğer tüm yurttaşlar sömürüye müsait insan hammaddesi olarak görülüyor. İnsanlar ve uluslar arasındaki eşitlik ilkesi çiğnenmiş durumda. Onun yerine, sömürgen azınlığa verilen bütüncül haklar ve sömürülen çoğunluğun etkisizleştirilmesi ilkesi getirildi. Burjuvazinin demokratik özgürlük bayrağı suya düştü. Sizi, bu bayrağı tekrar göndere çekecek komünist demokratların temsilcileri olarak görüyorum. Ve etrafınızdaki çoğunlukla birleşerek bu bayrağı daha da ileri taşıyabilirsiniz. Bunu sizden başka yapacak kimse yok.”