Sovyetler Birliği Hakkında Söylenen 5 Yalan

İnsanlık tarihinin ilk sosyalist devleti, barbarlığa karşı ayaklanan işçi ve köylülerin ülkesi, Sovyetler Birliği bugün hala kapitalistlerin kabusu olmaya devam ediyor.

Her an ortaya çıkabilecek bir sosyalist devrim korkusu içindeki kapitalistler, bunu önleyebilmek için kurulduğu günden beri Sovyet tarihiyle ilgili her şeyi karalamaya çalıştılar.

Kapitalist propagandacılar, insanları uydurdukları yalanlarla korkutmaya, onları düşük ücretlere, işlerini ve yaşadıkları konutları kaybetme korkularına, umutsuzluğa ve geleceklerindeki belirsizliğe siyasi bir cevap vermekten uzaklaştırmaya çalıştılar.

İnsanlık tarihinde hiçbir devlet Sovyetler Birliği kadar çok yalana konu olmamıştır. Bu yüzden hepsini tek bir videoya sığdırmak mümkün olmasa da, bunların en yaygın olanlarını birlikte ele alacağız..

1. Yalan: SSCB’de tam bir yoksulluk vardı.

Sovyetler Birliğinde kitlesel bir yoksulluk olduğu yalanı Sovyet karşıtı proganda da sıkça kullanılıyor. Kapitalizmin ideologları, sözde “yoksullaştırılmış” Sovyetler Birliği’ni batı ülkelerinin “zenginliği ve refahı” ile karşılaştırmaya çalışıyor.
Oysa gerçekte, SSCB’deki sosyal kazanımların dünyada eşi benzeri yoktu.

Sovyet Anayasası, vatandaşlarına mümkün olan en geniş sosyal güvenceyi sağladı.

İş, parasız eğitim, sağlık ve barınma hakkı, işçilerin ve köylülerin devletinin anayasası ile güvence altına alınmıştı.
Toplumun tüm kesimleri için sosyal haklar ve tüm ihtiyaçların garanti altına alındığı bir emeklilik vardı.
Aynı zamanda, dünyadaki en düşük emeklilik yaşı Sovyetler Birliğindeydi, kadınlar 55, erkekler ise 60 yaşında emekli olabiliyordu. Günümüzün en gelişmiş ülkelerinin bir çoğunda emeklilik yaşı bundan çok daha yüksektir ve sunulan güvenceler yetersizdir.

Tarımın kolektifleştirilmesi, tüm nüfusun beslenme ve gıda güvenliğini önemli ölçüde iyileştirmeyi başardı. Kolektifleştirme, ne çarlığın ne de burjuva hükümetinin başa çıkamadığı, bölgede uzun zamandır yaşanan düzenli kıtlıkları ve açlık belasını ortadan kaldırmayı mümkün kıldı.

1990 yılına gelindiğinde, Sovyetler Birliği’ndeki et tüketimi İngiltere ile aynı seviyedeydi ve Finlandiya ve İsveç’ten daha yüksekti. Bugün, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden 30 yıl sonra, kapitalist Rusya’da insanlar aynı miktarda et tüketirken, süt, yumurta ve balık tüketimi 1990’dakinden daha düşük ve gıda güvensizliği oldukça yaygın durumda.

Dahası, 1930’larda Sovyetler Birliği, kapitalist ülkelerde ulaşılamaz bir hedef olan işsizliğin üstesinden geldi. 50’li yıllara gelindiğinde, ortalama yaşam süresi 30’dan 60‘a yani, iki katına çıkmıştı.

İnanılmaz zorluklara ve savaşın yarattığı tüm yıkıma rağmen, işçiler Sovyetler Birliği’ndeki geleceklerine güveniyorlardı. Çocuklarının ve torunlarının onlardan daha iyi yaşayacağını biliyorlardı. Sonuçta, üretimden elde edilen kâr, bir grup kapitaliste değil, toplumun her üyesinin yaşam koşullarını iyileştirmek için harcanıyordu.

2. Yalan: “SSCB geri kalmış bir devletti.”

Sovyetler Birliği teknolojik açıdan oldukça gelişmiş bir devletti. Modern teknolojiler üretti ve ne bilimsel ne de teknolojik alanda gelişmiş ülkelerin asla gerisinde kalmadı.

Sovyet biliminin gelişimişliğini gösteren en önemli kriterlerden biri uzay endüstrisi ve bu alandaki başarılarıdır.

Sovyetler Birliği’nin bilim ve teknolojisi uzay araştırmalarında insanlık adına muazzam başarılara imza attı. 1957’de, Dünya’nın ilk yapay uydusu yörüngeye Sovyetler tarafından yerleştirildi. 1959’da ayın yüzeyine ulaşan ilk araçlar Sovyetler’e aitti.

İlk uzay uçuşunu gerçekleştiren kişi Sovyet kozmonotu Yuri Gagarin’di ve Sovyet Mir istasyonu yörüngeki ilk uzay istasyonuydu.

Sovyet nükleer enerjisi büyük başarılar elde etti – savaş sonrası yıkıma rağmen 1952’de Sovyetlerin ilk nükleer santrali inşa edildi.

Sovyet robotik bilimi de hızla gelişiyordu. Örneğin, 1985 yılında, Sovyetlerde yaklaşık 13.200 birim üretim robotu yapıldı, ABD ise bu türde yalnızca 5.500 birim üretti. Sovyetler Birliği’ndeki bu sanayi seviyeleri, çöküşüne kadar devam etti. Aynı yıl, Sovyetlerin endüstriyel robot filosu yaklaşık 40 bin adetti.

Sovyetler Birliği, bilimsel başarıları tüm gelişmiş ülkeleri geride bırakabilecek bir düzeydeydi.

3. YALAN: SOVYETLER BİRLİĞİ SALDIRGANDI.

Sovyetler Birliği’ne ”saldırganlık” suçlamaları genellikle 1939’da Finlandiya ve Polonya’ya yapılan saldırılarla gerekçelendirilir. Bu kişiler Finlandiya’nın 1939’dan çok daha önceki saldırganlığını unutuyor. Finlandiya Rusya İmparatorluğu 1917’de yıkıldıktan sonra bağımsızlığını kazandı ve sonrasında iki kez Sovyet topraklarını ele geçirmeye çalıştı. Sovyet karşıtlığı ile Sovyet topraklarının bir kısmının alınması yoluyla Büyük Finlandiya’nın yaratılması yönündeki milliyetçi idealler Fin nüfusu arasında yaygındı.

”Rusya’nın herhangi bir düşmanı Finlandiya’nın dostu olmalıdır.” (Finlandiya Başkanı P.E Svinhuvud 1937)

Sovyetler, 1938’den itibaren, İskandinavya üzerinden gelebilecek bir Fin istilası nedeniyle Leningrad’ın savunma kabiliyetini geliştirmek için Finlandiya’yla müzakereler yürütmüştü. Askeri bir çatışmayı önlemek ve Sovyetler’in bu ikinci büyük kentini korumak için yapılan diplomatik öneriler Finlandiya hükümeti tarafından reddedildi. Finlandiya’nın tarafsız ama düşmanca hükümetinin gelecekte bir saldırıya yardım etmeyeceğinin bir garantisi olmadığı göz önüne alındığında, Sovyetler Birliği’nin kendi güvenliğini zor gücüyle de olsa sağlamaktan başka seçeneği yoktu.

“Savaşın olmaması imkansızdı. Savaş gerekliydi çünkü Finlandiya ile barış görüşmeleri sonuç vermedi. Leningrad’ın güvenliği elbette sağlanmalıydı, çünkü şehrin güvenliği anavatanımızın güvenliğiydi. “(I. V. Stalin. Komuta toplantısında konuşma. 1940.)

Sovyetlerin sözde saldırganlığı için bir başka argüman 1939’da Kızıl Ordu’nun Polonya seferidir. Bu askeri durum Polonya’nın Hitler ve Stalin tarafından ortaklaşa paylaşılması olarak gösterilmeye çalışılıyor. Oysa, Polonya devletinin saldırgan taraf olduğu Sovyet-Polonya savaşından sonra, Sovyetler’in ele geçirdikleri topraklardan Polonya lehine çekildiğini hatırlamalıyız. Bu bölgelerin nüfusunun çoğunluğunu Polonyalı toprak sahiplerinin baskıcı sömürüsü altında yaşayan Belaruslular ve Ukraynalılar oluşturuyordu. Bu nedenle bu bölgelerdeki köylülerin çoğu Sovyet hükümetini desteklemekteydi. Batı Ukrayna ve Batı Belarus’un kurtuluşu, Nazi Almanyası’yla girişeceği savaşta Sovyetler Birliği’nin savunma yeteneklerini daha da geliştirdi.

İkincisi, Kızıl Ordu’nun bu özgürleştirme harekâtı Batı Ukrayna ve Belarus halklarını hem Polonyalı milliyetçilerin hem de Alman faşistlerin saldırgan vahşiliğinden kurtardı. Yüz binlerce Yahudi yurttaş ve faşizmden kaçan diğer mültecilere Sovyet devleti memnuniyetle koruma sağlıyordu.

4. Yalan: Sovyetler Birliği Totaliter Bir Devletti.

“Şeytani totaliter imparatorluk” efsanesi, kapitalist propagandanın temel taşıdır. Amaçları komünizmi faşizmle eşitlemek ve sermaye diktatörlüğünün imajını güçlendirmek için komünist hareketi işçilerin gözünde itibarsızlaştırmaktır.

Soğuk Savaş sırasında, totaliterlik kavramı,komünizm aleyhtarı basında, faşist rejimlerle son derece haksızca eşitlenerek sözümona “demokratik” ve “özgür” tabir edilen dünyanın karşıtı sayılan sosyalist devletlere atfedilmişti.

“Totalitarizm” terimi ilk kez İtalyan faşistleri tarafından, devletin yurttaşlar üzerindeki bütüncül denetimini Mussoli’nin “her şey devlet içindedir, devletin dışında hiçbir şey yoktur” sözüyle özetlenerek tanıtılmıştır. Sovyet düşmanı propagandacılar totaliterlik etiketini hem Sovyetler Birliği’ne hem de Marksizm-Leninizm fikrine yapıştırmaya çalışırlar. Sadece halkı sömürenleri kapsayan hak ve ifade özgürlüğü kısıtlaması demokrasiye saldırı olarak ilan edilmekte ve Komünist Parti halka karşı zalim bir dikta olmakla suçlanmaktadır.

Gerçek durum temelde tam tersidir. Her devlet, bir sınıfın diğer sınıfın bastırılması için kullanılan bir araçtır. Lenin devlet hakkında şöyle söyler:

“Devlet, bir sınıfın diğerine baskı yaptığı bir makinedir, itaat ettirilen sınıfın itaatinin sağlanması için bir makinedir. ”

(Vladimir Lenin, Devlet: Sverdlov Üniversitesi’nde verilen bir ders).

Kapitalizmde bir avuç sömürgen milyonlarca işçi üzerinde iktidar uyguluyor. Sosyalizmde ise proletaryanın hakimiyeti, karşı devrimi ve sermayenin iktidara yeniden gelmesinin önlenmesi için işçilere hizmet eder.

SSCB, geniş halk desteğine ve işçi demokrasisinin ilkelerine dayanıyordu. Faşistler ve kapitalistler, demokratik ülkeler olarak tabir edilen ülkelerde işçilerin hak arama girişimlerinin zorla bastırılmasına güvenmektedirler.

SSCB’nin hedefinde nüfusun tamamının okuryazarlığı ve mümkün olan en yüksek eğitim seviyesi varken, faşistler ve modern burjuva demokrasileri bundan kaçınır.

Komünistler ırk, ulus ve cinsiyet konularındaki baskıdan kaçınırken Naziler bu baskıları yasalarla pekiştirmiştir.

Şu halde totalitarizmin ayrıntılı ve nesnel bir değerlendirmesiyle sonuç kendisini göstermektedir; totalitarizm sadece bir propaganda terimidir. Herhangi bir kapitalist devletin faşizmle benzerliği Sovyetlere göre çok daha fazladır ve her ekonomik kriz, bu rejimlerin “demokrasi” maskesini, yani canavarın gizlendiği maskeyi düşürmektedir.

5. Yalan: Sovyetler Birliği şovenist bir Rus devletiydi.

Sovyetler Birliği, yüzlerce etnik grubu ve dini mezhebi tek bir barışçıl toplumda politik olarak bir araya getirmiş olan laik bir devletti.

Sovyetler Birliği, kuruluşundan itibaren dünyanın diğer tüm devletlerinden farklı olarak, kültürel veya etnik bir ulusun devleti değil, tüm emekçilerin devletiydi.

Tüm Sovyet Cumhuriyetlerinde Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar büyük bir sürtüşme olmadan barış içinde ve bir arada yaşadılar.

Bu barış bugün etnik şiddetin ve dinci terörizmin tahrip ettiği eski Sovyet ülkelerini için uzak bir rüya haline geldi.

Günümüzün kara propagandacıları Kiril alfabesinin ve Rus dilinin kamusal hayata girişini, yerel kültürleri ortadan kaldırılan Afrika, Asya ve Amerika’daki soykırımcı sömürgecilikle eşitleyerek sömürgeleştirilmiş halkların yaralarını suiistimal ediyorlar.

Ölmekte olan dillerde okuryazarlığın geliştirilmesi, dünyada en az desteklenen bu alanlara modern teknolojik gelişmeleri getiren Sovyet döneminin önemli bir insani başarısıdır. Azınlıkların dil grupları, Sovyet devletinin programları sayesinde yok olmanın eşiğinden döndürülmüştür.

Sovyetler Birliği, 1950’lerde Orta ve Doğu Asya’daki okuryazarlık seviyesi %3 ile %15 arasında iken neredeyse %100’e yükseltti. Bugün ise Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde çocukların okula kaydı keskin bir şekilde düşmüştür. Sovyetler’in tüm etnik gruplar ve azınlıklar için uyguladığı gelişme ve kalkınma planları tarihsel olarak feodalitenin ve sömürgeciliğin boyunduğurunda bulunan halkların kendi kaderlerini tayini açısından büyük bir başarıydı.

Dahası ırkçılık, antisemitizm ve dinci gericilik Sovyet hukukunda açıkça yasadışıydı, tutuklama ve hapis cezasıyla cezalandırılabilirdi. Kapitalist ülkelerin bile isteye uzak durdukları başka bir başarı daha…

Sovyetler Birliği’ndeki siyah Amerikalılar, anavatanlarında ırkçı suistimalin sürekli tehditi altındaki bir halkın boynuna asılmış olan korku boyunduruğunu atarak bu deneyimlerini büyük bir rahatlama hissi olarak tanımladılar. Sanatçı Paul Robeson (Roobsın—iki o biraz uzatılacak) şöyle diyordu: “Burada hayatımda ilk kez insan olduğumu hissediyorum. İnsan onuruyla yürüyorum.”

Komünist Partinin en eski çalışmaları arasında Lenin’in öncülük ettiği ve ırksal önyargılara, özellikle de Yahudi düşmanlığına karşı yürütülen kampanya bulunuyordu.

“sık sık kapitalistlerin işçileri körleştirmek, dikkatlerini emekçilerin gerçek düşmanı olan sermayeden uzaklaştırmak için Yahudilere karşı nefreti teşvik ettiklerini görüyoruz.”(V. I. Lenin, Yahudi Karşıtı Pogromlar, 1919)

Irkçılığın ve dinci bağnazlığın emekçilerin gücünü bölmek için hâkim sınıf tarafından kullanılan eski bir silah olduğunu bilen Sovyetler Birliği, tüm dünyada bu iki hastalığa karşı sürekli mücadele verdi.

Sovyetler Birliği, ulusların işçi sınıflarını destekleyerek uluslararası ırkçı sömürgecilik sistemlerine karşı ve ezilen halkların kurtuluşu için savaştı.

SONUÇ

Tasfiyesinden 30 yıl sonra bile, Sovyetler Birliği kapitalist sınıfı tehdit ediyor. Sovyetler Birliği’nin varlığı, sermayeden, üretim araçlarının özel mülkiyetinden ve sömürünün gücünden kurtulmuş bir toplumda her işçinin kendi hayatının efendisi olduğunu, kaynakların ve işletmelerin tümünün halka ait olduğunu gösterdi. Kapitalistler yalanlarla yetinmek istemiyorlar, Sovyet döneminin başarılarını işçi sınıfının hafızasından tamamen silmek istiyorlar. Halkları Sovyet düşmanı yalanlarla korkutan egemen sınıflar, işçileri kapitalizmin mevcut dehşetini görmekten ve anlamaktan alıkoymaya çalışıyor.

Kapitalistler kendilerinin refahına refeh katarken kitlelere işsizlik, yoksulluk, azalan üretim, sağlık ve eğitimin gerilemesi düşmekte, çoğunluk sürekli bir biçimde borç içinde yaşamakta, başlarının üzerinde bir çatı bile olmayan milyonlarca insanın yoksulluğu artmaktadır. Burjuva propagandasının yalanlarına boyun eğmeyin. Marksizm-Leninizmi inceleyin ve her politik, ekonomik, dini, sosyal ve tarihsel ifadenin arkasında belli sınıfların çıkarları olduğunu asla gözden kaçırmayın.