Sırtını halkına yaslayabilmek: Ben Kübayım

Ben Küba’yım, esaret altında yaşayan insanların nasıl sırt sırta verip bir halka dönüştüklerinin, bunun için hangi eşikleri aştıkları ve hangi bedelleri ödediklerinin öyküsünü anlatıyor.
Ben Küba’yım (1964) – Mikhail Kalatazov

Ben Küba’yım (1964) – Mikhail Kalatazov
1958 yılını 1959 yılına bağlayan yılbaşı gecesi Küba’nın ilk kızıl çiçekleri açtığında, adanın kanını emen Amerikalı zenginler hala lüks otellerde yılbaşını kutlamakla meşguldü. Birkaç saat sonra diktatör Batista ülkeden kaçmış, yıllar boyunca adanın kanını emen vampirler ise doğan güneşten nasıl kurtulacaklarını şaşırmış bir halde uçaklara doluşuyorlardı. Birkaç yıl içinde, o ufacık ada baştan başa kızıla boyandı. Sovyet yönetmen Mikhail Kalatazov’un çektiği Ben Küba’yım Sovyetler Birliği ile Küba arasında bu dönemde filizlenen dostluğun bir ürünüdür. Öyküsünün gücü ve siyasi keskinliği kadar, film tekniği açısından da öne çıkan eser, BBC’li bir eleştirmenin utangaçça kabullendiği gibi “tek bir sekansında güncel sinemanın son beş yılda yaptığından daha fazla yenilik barındırıyor.”

Ben Küba’yım (1964) – Mikhail Kalatazov

Dört kısa öyküden oluşan eser, esasen Küba devrimini oluşturan şartları, ABD’nin ada üzerindeki tahakkümünün yarattığı öfkenin adanın yoksul ve yurtsever insanlarını nasıl devrimcileştirdiğini anlatır. Bu tahakküm ve çaresizlik, irili ufaklı örneklerle hayatın her yerindedir ve her insana bulaşmaktadır. Gecekondu mahallelerinde oturan yoksul kız, üç kuruş daha kazanmak için bedenini satar ve onu Amerikalı bir zenginle basan sevgilisi çekip giden adamın arkasından öfkeyle, ama çaresizce bakakalır. Kiraladığı toprak, büyük emek vererek yetiştirdiği şekerkamışlarıyla birlikte bir Amerikan şirketine satılan yaşlı köylü, çocuklarına cep harçlığı verip gezmeye yolladıktan sonra tarlasını ve kulübesini yakar, çünkü çaresizdir. Amerikalı bahriyeliler genç bir kıza sarkıntılık etmeye başladıklarında ve kız kaçıp Kübalı bir genç oğlanın arkasına saklandığında ikisi de çaresizdir, karşısındaki zorbaların insafına kalmışlardır.

İnsanları devrime örgütleyen işte bu aşağılanmışlık ve çaresizliktir. Arkadaşları polis tarafından öldürülen üniversiteli genci ve Sierra Maestra dağlarında toprakları bombalarla delik deşik olmuş, evi yıkılmış köylüyü yan yana getiren tarih bilinci falan değildir; bu insanların hayatlarındaki acılardan kurtulmaları için devrimden başka çare kalmamış olmasıdır. Bu yoksul, yurtsever insanların en büyük gücü, karşılarındaki zorbalara benzememiş olmalarıdır. Sayısız devrimcinin katili olduğu bilinen polis şefini öldürmekle görevlendirilen genç, tüfeğin dürbününden bakarken adamın çocuklarıyla birlikte kahvaltıda sahanda yumurta yediğini görünce tetiği çekemez. Çekemez, çünkü hala insandır; zorbalarla dövüşüyor olsa da, zorbalaşmamıştır. Bu yüzden hayatını kaybedecek, canına kıyamadığı adam tarafından öldürülecek olsa da o, Küba’da zafere ulaşacak olan büyük insanlığın simgesidir.

Ben Küba’yım, esaret altında yaşayan insanların nasıl sırt sırta verip bir halka dönüştüklerinin, bunun için hangi eşikleri aştıkları ve hangi bedelleri ödediklerinin öyküsünü anlatıyor. Film, içinde yaşadığımız şu isyan günlerinde bilhassa izlenesi, zira anlatılan bugün, Türkiye’de hepimizin hikâyesi. Elinde bir beyaz güvercinin ölüsünü taşırken üstüne sıkılan tazyikli sudan sırılsıklam olmuş; oradan eline geçirdiği taşla polisin üstüne yürürken vurulup yere yığılmış olan Enrique, bizim Abdullah Cömert’imiz. Filmin en etkileyici sahnesi olan cenazesi, bizim yasımız. Küba halkının ayaklanması, bizim ayaklanmamız. Nihayet halk gibi davranmaya, sırtımızı birbirimize yaslamaya ve milyonlardan aldığımız büyük güçle “ben Taksim’im, ben Kızılay’ım, ben Türkiye’yim!” demeye başladığımız şu günlerde, bunu bizden önce yapabilmiş olanların izinden yürüyor olduğumuzu görmek, insana başka bir güven veriyor. Ben Küba’yım sadece bu nedenle bile şu günlerde izlemeye değer.

Nevzat Evrim Önal