Sınıf Mücadelesi Nedir?

Toplumumuzun tarihi sınıf mücadelesinin tarihidir. Bütün toplumsal kazanımlar, zaferler, felâketler, devrimler, ilerlemeler ve gerilemeler sınıflar arasındaki süregelen mücadelenin bir ürünüdür.

Lenin, “Büyük Bir Başlangıç” adlı metninde şöyle diyordu:
“Tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal bir üretim sisteminde işgal ettikleri yerle, çoğu zaman yasayla sabitlenmiş ve belirlenmiş üretim ilişkileriyle, emeğin toplumsal örgütlenmesi içindeki rolleri ve bu rolleri edinme biçimleriyle birbirinden ayrılan geniş insan topluluklarına sınıf denir. Bu sınıflar, aynı zamanda, belli bir toplumsal ekonomi sistemi içinde işgal ettikleri farklı yerlere bağlı olarak bir ötekinin emeğine el koyabilen insan topluluklarıdır.”
Zannedilenin aksine insanlık her zaman sınıflara bölünmüş değildi. Tarih öncesi dönemde, özel mülkiyet, aile ve devlet gibi kurumlar ortaya çıkmadan önce, atalarımız ilkel bir komünal sistemde yaşamaktaydı.

İlkel topluluklar toplu bir biçimde ama ağır bir iş yüküyle ve verimsiz çalışıyorlardı. İnsanlar o dönemlerde ancak geniş bir topluluğun ortak çabasıyla vahşi doğada hayatta kalabiliyorlardı. İş bölümü veya insanın insan tarafından sömürülmesi diye bir şey yoktu. İlkel insanlar için yiyecekler, silahlar ve gündelik eşyaları tamamen ortaktı.
Diğer taraftan, üretim araçlarının ve insanın zihinsel kabiliyetlerinin gelişimiyle birlikte her şey değişime uğradı. İnsanlar hayatta kalmak için gerekenden daha fazla şeyi nasıl üretebileceklerini öğrendiler.

Gerekenden fazla üretilen ürünler, bunlara zor gücüyle el koyanların eline geçmeye başladı. Ürünler bu “ilkel” zenginlerin elinde ne kadar birikirse toplumun öteki üyeleri bu kişilere o kadar bağımlı hale geldi.
Gereğinden fazla toplumsal üretimin kontrolü, bir kişinin başkalarını sömürmesini olanaklı kıldı. Ve o andan itibaren de toplum, bütün maddi şeylerin üreticisi konumundaki bir çoğunluk ile onları sömüren bir avuç azınlık olmak üzere birbirine eşit olmayan iki parçaya bölündü. Sınıflar arasındaki uzlaşmaz karşıtlık böyle ortaya çıktı.

Toplumsal ilişkiler yüzyıllar boyunca sürekli değişmiştir ancak birbirinin zıddı sınıflar arasındaki mücadele değişmeden kalmıştır. İlk başlarda köleler ve köle sahipleri, sonra köylüler ile feodal lordlar ve nihayet işçiler ve kapitalistler.

Devlet, sömürücü egemen sınıfın sömürülen sınıfı baskılama aygıtıdır. Devlet özel mülkiyeti korur, şiddet tekeli oluşturur ve sömürücü egemen sınıfın bakış açısını hakikatmiş gibi tanıtarak sömürülen sınıfın beynini yıkar. Polis ve ordu gibi toplumsal kurumların hepsi bu baskılama aygıtının bir parçasıdır.
Kapitalist devlet aygıtı, işçi sınıfını, ekonomik tehdit, sendikaları dağıtma, gösterileri ezme ve savaşlar çıkarma olarak sayılabilecek çeşitli şekillerde bastırmaktadır.

İşçi sınıfının nesnel sınıf çıkarları iktidarı almayı, bir sınıf olarak kapitalistleri tamamen ortadan kaldırmayı, kapitalist toplumsal ilişkileri tarihin çöplüğüne göndermeyi ve sosyalizmi inşa etmeyi gerektirmektedir.
Bir devlet doğası gereği hangi sınıfın egemen olduğuna bakarak sınıflandırıldığı için Sovyet iktidarının bir “diktatörlük” olduğunu söylemek saçmadır. Zira varolan bütün devletler bir sınıfın başka bir sınıfa diktatörlüğü olmuştur. Sovyet iktidarı, sadece, sömürülen sınıfın yani işçi sınıfın iktidarı ile sömüren sınıfın yani kapitalistlerin iktidarının yer değiştirmesidir.

Ancak sınıf mücadelesi, işçi sınıfının kapitalistlere karşı bir sosyalist devlet oluşturmasıyla bitmez. Çünkü ilk olarak toplumda hâlâ küçük burjuva unsurlar varlık göstermektedir ve küçük burjuvazi her an burjuvaziye, yani kapitalistlere evrilebilir. İkincisi, her ne kadar işçi sınıfı ülkesinde iktidarı ele geçirmiş olsa da öteki ülkelerde hâlâ kapitalistler iktidardadır ve dünya devrimini önlemek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır.
Bu yüzden Joseph Stalin böylesi koşullarda sınıf mücadelesinin yoğunlaşıp şiddetleneceğine dikkat çekmiştir.

“Tarihi geçmiş sınıfların, sahip oldukları konumları direniş göstermeden gönüllü olarak terk ettikleri hiçbir zaman görülmemiştir. Sınıflı toplumda kargaşa veya mücadele olmadan işçi sınıfının sosyalizme ilerleyişi mümkün olmamıştır ve hiçbir zaman olmayacaktır. Tam tersin,e sosyalizme doğru ilerlemek zorunlu olarak sömürücü sınıfların direncini arttırır ve sınıf mücadelesini şiddetlendirir.”

Stalin’in sözlerini hatırlayarak sınıf mücadelesinin tek taraflı yürümediğini gözden kaçırmamalıyız. Sınıf mücadelesi sadece işçilerin kapitalistlere karşı iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda kapitalistlerin de işçi sınıfına karşı diktatörlüklerini ve sömürülerini sürdürme mücadelesidir.

Sınıf mücadelesi soyut bir kavram değildir, kelimenin gerçek anlamıyla her şeyde kendini gösterir. Toplumsal güvencelerin yok edilmesinde, tıp ve eğitimin parasallaşmasında, emeklilik yaşının yükseltilmesinde, işçilerin sosyal ve ekonomik haklarının ortadan kaldırılmasında, kısaca vatandaşların hayatlarını bütünüyle kontrol etme ve borçlandırarak köleleştirmede bu sınıf mücadelesini görüyoruz.

Kapitalist devletin bu tip tedbirler almasının amacı basittir. Bu tedbirler işçileri çiftlik hayvanı gibi kullanıp onların zararına ama kendi kârlarının yararına olarak güçlerine güç katmayı, işçilerin öğrenmesini, tedavi görüp sağlıklı olmasını, örgütlenmesini ve kapitalistlere karşı direnme olanaklarını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Her ne kadar kapitalistler “toplumsal barış” ve “toplumsal ortaklık” gibi kavramlarla propaganda yapıyor olsalar da bu anlatıların hepsi sınıf savaşının var olduğu ve var olmayı bırakmayacağını ortaya koymaktadır.

Kapitalist devlet propaganda alanına büyük önem vermektedir. Burjuvazinin sözde “vatanseverliğinin” ve milli gururun pohpohlanması, dinin desteklenmesi ve küçük burjuva ideolojisinin bir tür iş sevdası biçiminde yayılması gibi şeyler kapitalistlerin işçilere karşı kullandığı yöntemlerin sadece küçük bir kısmını oluşturmaktadır.
Kapitalizmin krizlerinin yoğunlaşmasıyla sınıflar arasında çelişkiler de şiddetlenir, işçiler ve kapitalistler arasındaki sınıf mücadelesi gittikçe daha görünür hale gelir.

Emekçilerin sayısı gittikçe artmaktadır, kimi verilere göre hali hazırda dünya nüfusunun %90’ının fazlasını emekçiler oluşturmaktadır.
Kapitalistler bu sayının sürekli artmasıyla alakalı hiçbir şey yapamazlar çünkü sermayenin tarihsel görevi işçiliğin toplumda gitgide daha da yaygınlaşmasını sağlamaktır. Toplumun işçileşme süreci kapitalistlere kâr getirdiği kadar da işçileri kapitalistlerle mücadele edebilecek kuvvete sahip örgütlü bir kitleye dönüştürmektedir. Bu nedenle sermaye iki sınıf arasında mevcut düzenin yapay sigortası sayılabilecek bir uygulamayla bazı işçilere yüksek ücretler vererek kendisine kalkan yapmaktadır. Yüksek ücret alan ve kapitalistlerle yapay olarak ortak paydada buluşan bu işçi tabakasına “işçi aristokrasisi” adı verilir.
Sosyalist bloğun dağılmasıyla birlikte kapitalistler işçi hareketlerini kendilerine karşı bir tehdit olarak görmemektedir. Bu yüzden de dünya çapında işçilerin sosyal ve ekonomik haklarını ellerinden almayı amaçlayan saldırıları sürüyor ve kapitalistlerin dalkavukluğunu yapan yüksek maaşlı işçiler dahi bir krizin ortasında bıçak altına yatırılıyor.
Piyasalarda artan tekelleşme ve sermayenin büyük şirketlerin elinde yoğunlaşması, kendi işini yapan küçük burjuvazinin iflasına yol açıyor. Dünün girişimcisi kesim, bugün büyük şirketler karşısında işletmesini kaybedip işçi sınıfının saflarını doldurmaya başlıyor.
Sermaye çok sayıda işçi yarattı ve onları birlikte çalışmaları için organize etti, ancak amaçladığının aksine işçileri kendisine karşı birleşmiş buldu.
Kapitalist egemenliğe karşı ilk devrimci saldırı durduruldu. Günümüzde gericilik ve karşı-devrim çağında yaşıyoruz. Kapitalist üretim biçimi ve özel mülkiyet ortadan kalkmış değil. Tam tersine piyasaların tekelleşmesi devam etmekte, işsizlerin ve yoksul işçilerin sayısı artmakta, finansal ve ekonomik krizler peş peşe gelmektedir. Böylece sınıf mücadelesinin yeni bir raundu başlamıştır. Kapitalizm kendi kendisini yalanlamakta, kendi çöküşünü hazırlamakta ve geniş bir ölçekte sınıfsal düşmanlarını yaratmaktadır.
Bu durumda işçi sınıfının görevi kapitalist üretim biçiminin iç çelişkilerinden faydalanarak kapitalist sistemi ezmektir. Ancak kapitalizmin yok edilmesi sayesinde insanın insan tarafından sömürülmesinin ve sınıf ayrımlarının bulunmadığı, kapitalist sınıfın değil işçi sınıfının egemen olduğu sosyalist bir toplum düzeni kurulabilecektir.
Bunu ancak bir sınıfın parçası olduğumuzu idrak ederek ve her bir kapitalistin nefret ettiği modern bir kuram olan Marksizm-Leninizm’de uzmanlaşarak başarabiliriz.
Sadece Marksist-Leninist kuram, içimizde bulunduğumuz durumu kapsamlı ve tutarlı bir şekilde anlamamızı ve böylece de hakikati, kapitalistlerin yalanlarından ayırarak zafere ulaşmamızı sağlar.
Sınıf bilincine sahip işçi sınıfı, komünist partinin önderliğinde bütün bir dünyada mevcut durumu kökten değiştirebilecek yıkılmaz bir kuvvettir. 1917’de oldu, bir kez daha olacak.