Savaşın büyüttüğü çocuk: On Dokuz Yaşındaydım

Savaşın büyüttüğü çocuk – On Dokuz Yaşındaydım (1968) – Konrad Wolf

Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği dışındaki Doğu Avrupa ülkelerinde en büyük ideolojik motiflerden biri “taraf”tı. 2. Dünya Savaşı’nın bitişi ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizmin kurulmasıyla birlikte ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadelede nerede duruyor olduklarını tayin etmek bu ülkelerdeki aydınların en büyük sorunsalı haline gelmişti. On Dokuz Yaşındaydım’ın yönetmeni Konrad Wolf ise, bu seçimi çok daha önce yapmış bir aileden geliyordu. Babası Alman Komünist Partisi üyesi ve Yahudi olan Konrad Wolf, Naziler iktidara gelip de ailesi Sovyetler Birliği’ne göç ettiğinde henüz sekiz yaşındaydı. Konrad ülkesine on bir yıl sonra muzaffer Kızıl Ordu’nun bir askeri olarak döndü ve Berlin’e ilk giren Sovyet askerlerinden biri oldu; yirmi üç yıl sonra çektiği On Dokuz Yaşındaydım’da ise bu sıra dışı anayurda dönüşün 16 Nisan – 3 Mayıs 1945 günleri arasındaki kısmını anlattı.


Filmin ana karakteri Gregor isimli bir Alman gencidir. Açılış sahnesinde Gregor, üzerine megafonlar takılmış bir propaganda aracıyla Alman askerlerine savaşın bitiyor olduğunu, silahlarını bırakıp teslim olmalarını, kendisinin de bir Alman olduğunu söylemektedir. Bu sırada nehir üzerinde akıntıyla sürüklenen bir salın üzerinde asılmış bir Alman askeri görürüz. Boynuna asılmış notta “KAÇAK: Ben bir Rus kölesiyim” yazmaktadır. Bir sonraki sahnede ise Gregor, teslim almaya çalıştığı bir Alman askeriyle boğuşmaya başlar ve silah arkadaşı Saşa tarafından kurtarılır. Bu sembolik boğuşmada, film boyunca vurgulanacak iki olguyu birden görürüz: Naziler içinde bir şekilde paçayı kurtarmaya çalışan kadar halen dövüşen de vardır ve bu kişiler kendi davalarına komünist Almanlar kadar bağlıdır.


Bunun örneklerini film boyunca görürüz. Gregor’un kumandan atandığı kasabanın Nazi belediye başkanı, kızıl bayrak bulamayınca belki işe yarar diye binaya ortasında kırmızı daire olan Japon bayrağını asar; Gregor ve Rus arkadaşlarından Wadim’in teslim olma müzakereleri yaptığı Nazi subayları teslim olmayı reddeder ancak içlerinden biri Gregor ve Wadim’i bina dışına çıkartınca kendisi de kaçar vb. Ancak film Nazizm’i gerçekdışı bir biçimde, Almanya’nın başına bela olmuş bir avuç faşistin işi olarak yansıtmaz. Faşizm Alman halkını esir almıştır; öyle ki, savaşın kaybedildiğini anladığında intihar eden siviller dahi vardır.


Filmin sorduğu diğer önemli soru da budur: Nasıl? Savaşın kazanıldığı kesinleştiğinde subaylar aralarında bir kutlama yaparlar. Kutlamaya onur konuğu olarak toplama kamplarından kurtarılmış, Nazi faşizmiyle mücadele etmiş Alman komünistleri de katılır. Sivil hayatında bir öğretmen olan Wadim’in ile içlerinden birinin sohbetinde, filmin belki de en çarpıcı cümlelerinden biri geçer: “Goethe ve Auschwitz’in her ikisinin Almanca kelimeler olduğunu çocuklarımıza nasıl anlatırız?”


Gregor film boyunca, komünist bir Alman olarak Nazizm’i sadece yenmeye değil, anlamaya da çalışır; ancak başaramaz. Sonunda, Alman askerlerinin teslim olmaları için kurdukları bir noktaya açılan ateş sonucunda filmin başında hayatını kurtaran Saşa vurulup öldüğünde, film boyunca “savaş bitti, teslim olun” çağrısı yaptığı megafondan ölüm tehditleri yağdırır hale gelir. Bu, bir bakıma, Wolf’un da halkının Nazizim’i içselleştiren kesimlerine yönelik anlama çabasının sonudur.

On Dokuz Yaşındaydım, savaşa ve faşizme karşı mücadele ederken kişinin insanlığını korumasının da ne denli zor olduğunu, kişisel tecrübeler üzerinden anlatan, çok iyi bir “savaş filmi.” İzlerken insanın aklına ister istemez bir başka Alman’ın söylediği “canavarlarla savaşan dikkat etmelidir ki kendisi de canavarlaşmasın” sözü geliyor.