Savaşa ekrana kan sıçratmadan bakmak

Çukray’ın Askerin Türküsü, kan revan içinde zafere koşan kahramanlarla dolu Hollywood filmlerinin sığlığından bıkan herkes için izlenmesi gereken, harika bir “savaş” filmidir.

Sovyetler Birliği’nin en önemli yönetmenlerinden Grigoriy Çukray’ın ikinci filmi Askerin Türküsü, savaş ve getirdiği acılara dair çekilmiş en değerli filmlerden biridir. Filmin en önemli özelliği, batı sinemasının aksine savaşa askerlerin değil tüm insanların yaşadığı, özü kahramanlık değil korku ve yıkım olan, heyecan verici hiçbir tarafı olmayan bir insan faaliyeti olarak bakmasıdır.
Film yalnız yürüyen, matem elbiseleri içinde bir kadınla açılır. Kadının önce beraber gülüp eğlenen bir grup gencin, ardından çocuklu bir çiftin yanından geçer ve her iki grupla da manidar bir göz teması kurar. Savaş bitmiş, hayat devam etmektedir, ama bazı insanlar tamir olamayacak derecede yıkılmıştır. Kadın köyün bittiği yere gelir ve köyü dünyanın geri kalanına bağlayan, evladını son kez giderken gördüğü yolun uzandığı ufka bakar. Dış ses bize, oğlu Alyoşa’nın savaştan dönmediğini söyler.

İkinci sahne bir siperde açılır. İki telsizci yaklaşan Nazi tanklarını bildirmeye çalışmakta; ancak telsiz bağlantısı kurulamamaktadır. Biri kaçmaya başlar ve vurulur; diğeri ısrarla bağlantıyı kurmaya çalışır, sonunda başarır ve geri çekilme emri alır. Bunun ardından filmin ana karakteri Alyoşa siperden çıkar ve peşinde onu kovalayan bir tank olduğu halde koşmaya başlar. Bir canavar olarak resmedilen savaş makinesinin korku içindeki bir insanı kovaladığı bu sahnede görüntü de ters döner: Gerçeklik baş aşağı olmuş, kendi yarattığı şey insanı önüne katıp kovalamaya başlamıştır. Bir süre kaçan Alyoşa kendini bir başka sipere atar ve buradaki tanksavar silahıyla tankı yok eder.

Onda dokuzu kaçmak olan bu kahramanlığı sonucunda komutanı tarafından madalya için önerilen Alyoşa, bunun yerine birkaç günlük izin ister: Annesi yalnızdır ve evinin çatısı akmaktadır. Dördü yol izni olmak üzere altı gün izin alan Alyoşa’nın filmin gövdesini oluşturan yolculuğu böylelikle başlar.
Buradan itibaren film, en önemli öğesi Alyoşa olan bir insan manzaraları manzumesidir. Savaşın yıkımı içinde, iznini aşmadan köyüne gidip dönme çabası içinde olan Alyoşa, yol boyunca yardımına ihtiyacı olan çeşitli insanlarla karşılaşır ve “vaktim yok” demeden, tamamıyla ilişkilenir. Batı filmlerinin aksine, kaba saba Sovyet “komisar”ları ve onlara istemeden itaat eden askerler değil; savaşın ağırlığını hep beraber çeken, kimi özverili, kimi bencil insanlar görürüz. Kimi nöbetçisi olduğu trene bindirmek için Alyoşa’dan rüşvet ister, kimi kullandığı kamyonun yolunu değiştirip onu köyüne ulaştırmaya çalışır.

Bütün bunlara bir de kaçak yolcu olarak aynı vagona binen genç kız eklenir ve farklı insanlarla vakit kaybeden, bir tanesine de aşık olan Alyoşa köyüne vardığında, annesiyle konuşabilecek ancak bir dakikası kalmıştır. “Hadi bir dakika konuşalım” der annesine, ama aylarca konuşmaya yetecek sözler bir dakikaya sığmaz. Birbirlerine sarsakça birkaç kelime etmeye çalışırlar, sonra Alyoşa koşarak uzaklaşır.

Film böylece, savaştan sağ dönmediğini bildiğimiz Alyoşa’nın ölümünü göstermeden biter. Onun yerine filmin başında duyduğumuz dış sesi bir kez daha duyarız; bize “Alyoşa hakkında bütün söyleyeceğimiz budur” der. “Harika bir insan olabilirdi, ama bizim için hep bir asker olarak kalacak.” Böylelikle bir şehidin kahramanlıklarına hüngür hüngür ağlayıp arınmaktansa; her şehidin, başka bir sürü güzel işi yapamadan ölmüş bir asker olduğu yüzümüze vurulur.

Çukray’ın Askerin Türküsü, kan revan içinde zafere koşan kahramanlarla dolu Hollywood filmlerinin sığlığından bıkan herkes için izlenmesi gereken, harika bir “savaş” filmidir.