Sahne tozundan yaratılanlar

Hiçbir oyun tek kişilik değildir anlayacağınız. Oyuncular birbirilerini yalnız bırakmazlar sahnede. Hayalet antrelerinden çıkarlar ve yeniden dönerler saklandıkları sahne döşemelerine...
"Küçük Burjuvalar"

Az sonra şu ince uzun koridordan yürüyüp, salon kapısından geçip, seyircinin arasından ilk repliklerimi söyleyerek sahneye çıkacağım.

Ayaklarımın titremesini durdurmalıyım. Soluğum düzensiz, kalbim hiç olmadığı kadar metcezirli.

Bu oyunu yirmi üçüncü oynayışım. Ama bu heyecan normal çünkü burası Ankara Sanat Tiyatrosu.

Tiyatrocular sahnede söylenen repliklerin yok olup gittiklerine inanmazlar. Hoş bir seda olup kaldıklarına da. Bizim repliklerimiz oynandıkları salonun içinde yaşarlar. Tiyatronun tavan döşemelerine yükselip çarparlar ve sahne tozuna dönüşüp serpilirler salonun her yerine. Süpürüldükçe de yerlerini değiştirerek sinerler tiyatroya.

Oyun başlamadan önce, uzun uzun dokunuyorum sahne döşemelerine. Bir saçı okşar gibi okşuyorum tahtalarını. Onlarca yılın içinden belli belirsiz ayak izleri görünüp kayboluyor gözüme.

İnsanlar ve gezegenimiz belki de sönmüş yıldızların tozlarından oluşmuştur, kim bilir, bilim belki de bunu ileride kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ispat edebilir. Ama öyle olsa bile bu bazı insanların sahne tozundan yaratılmış olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Sahne tozundan yaratılıp yıldıza dönüşüp, parlayıp söndükten yüzlerce yıl sonra bile ışıkları bize ulaşan insanlar…

Seyirci kapısını açıp içeri giriyorum, derin bir nefes çekiyorum içime sahne tozundan, trampetimi çalıp fısıldıyorum ilk repliklerimi Nâzım Hikmet’ten. Geliyorlar Taranta Babu seni öldürmeye geliyorlar!

Ve… Perde!

Hemen yanı başımdan sahne tozları yükseliyor 1964’ten. Sermet Çağan‘ın Ayak Bacak Fabrikası işlemeye başlıyor kulaklarımda. Sahne tozları yükselip Erkan Yücel oluyor, Ayberk Çölok, Oben Güney, Çetin Öner, Salih Kalyon, Savaş Dinçel oluyor sırasıyla. Güner Sümer en arka sıradan, kollarını kavuşturmuş, Nâzım Hikmet’in Taranta Babu’sunu bir palyaço metaforuyla anlatmanın olanakları ve riskleri üzerine oyunumun yönetmeni Harun Güzeloğlu’ya sohbet ediyor.

“Ayak Bacak Fabrikası”

 

Trampeti bir mezür daha çalıyorum, ikinci repliklerin fısıltısı yayılıyor salona. Karnını deşip bağırsaklarının kumun üstünde aç yılanlar gibi kıvrandıklarını görmeye geliyorlar!

Sokaklar birden bire boşalıyor. İnsanlar telaşla kaçışıyorlar evlerine. Kapanıyor pencereler ve perdeler çekiliyor.

Perdeler açılıyor AST’ta. Prova, Brecht, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti. 1971 Sıkıyönetimi. Yılmaz Onay ve oyuncular sabaha kadar prova ediyorlar oyunu. Provanın bir yerinde bir S.A subayı nasıl elma yer diye tartışmaya başlıyorlar. Sıkı bir tartışmanın ardından yönetim elmayı dişleye dişleye tartışmaya son veriyor,  yiyin de nasıl yerseniz yiyin be diyor Yılmaz Onay. Daha geçen gün toprağa verdik onu halbuki. İşte şimdi dipdiri karşımda, sahne basamaklarından ilkine basar basmaz göz kırpıyor bana ve “Gerçekçilik bir tutumdur şekerim, unutma!” diye fısıldıyor muzırca.

Sahneye çıkıyorum bir başıma. İnsanlar bir başıma sanıyorlar ya da. Tiyatronun her yanı yıldız tozlarından yaratılmış oyuncularla dolu oysa. Rana Cabbar, Ayberk Çölok, Erkan Yücel, Oben Güney, Çetin Öner, Yaman Okay, Erol Demiröz, Selçuk Uluergüven, Meral Niron, Savaş Yurttaş, Asaf Çiyiltepe…

Her biri Nâzım Hikmet’in dizelerini fısıldıyorlar kulaklarıma.

Oyun bitiyor. Alkış sahne tozu olup yağıyor üzerime, üzerimize…

Hiçbir oyun tek kişilik değildir anlayacağınız. Oyuncular birbirilerini yalnız bırakmazlar sahnede. Hayalet antrelerinden çıkarlar ve yeniden dönerler saklandıkları sahne döşemelerine…

Belki de bilim ileride kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yıldızların sahne tozundan oluştuğunu ispat edecektir, kim bilir…

(*) Ankara Sanat Tiyatrosunun tarihine ait fotoğraflar Gazete Müstehak‘ın haberinden alıntılanmıştır.