Saf Bilim – Bilim Siyasetler Üstü müdür?

Bilim konusundaki en yaygın yanılgılardan biri, bilimin siyasetten ve toplumsal gelişmelerden bağımsız olduğu, yalnızca kendi iç dinamikleriyle işlediğidir. Saf bilim anlayışı diyebileceğimiz bu yanılgıyı tamamlayan bir diğer yanılgı da, bilimsel çalışmanın siyasal mücadeleden daha değerli ve yararlı olduğu düşüncesidir. Bu anlayışa göre yapmamız gereken, yalnızca aklımızı kullanmak, aklın ve bilimin gösterdiğini yapmaktır. Eğer bir şekilde engellenmez ya da yolundan saptırılmazsa akıl bize zaten doğruyu gösterecektir. Bilimin gelişmesi tek başına insanlığı kurtaracak, ileri götürecektir. Onun dışında bir çabaya gerek yoktur. Tabi bu arada bilim derken genellikle kastedilen yalnızca doğa bilimleridir. Toplumsal konuların da doğrudan doğa bilimlerine dayanılarak çözülebileceği varsayılır. Böyle düşünenlere göre gericiliğin, savaşların, yoksulluğun, toplumdaki bütün kötülüklerin nedeni de akılsızlıktır, aklını kullanmamaktır. Bütün insanlar aklını kullanıverse aslında her şey çözülür. Bu sığ anlayışı en iyi dile getiren söz ise her şeyi çözüveren şu klişedir: Eğitim şart!…

Bu eğitimi kimin nasıl, hangi amaçla vereceği soruları bir yana, demek ki bu anlayışa göre sorun yalnızca bilgi eksikliğidir, dolayısıyla çözüm de bu eksikliğin giderilmesinden ibarettir.
Saf bilim anlayışı tamamen yanlıştır ve toplumsal konulardaki bilgisizliği gösterir. Kuşkusuz doğruya ulaşmak için bilimsel düşünceden başka bir yol olamaz. Ama nesnel olarak bize doğruyu gösteren saf akıl diye bir şey yoktur. Üstelik toplumdaki sorunların da doğruyu bilmemekle fazla bir ilgisi bulunmaz.

Belirli bir kişinin bilimle uğraşmasının nedeni merak duygusu olabilir. Başka herhangi bir şey de olabilir. Bunun pek bir önemi yoktur. Bilimin varlığı ve gelişimi bireysel nedenlerle açıklanamaz. Bilim bireysel bir çalışma değil, amaçlı bir toplumsal faliyettir. Bilimin masraflarına, bir takım yararlar sağlayacağı umulduğu için katlanılır. Bilimcilerin bilimle uğraşabilmeleri için, toplum tarafından hayatını kazanmak için gerekli işlerden kurtarılmış olmaları gerekir. Düşünen, doğayı anlamaya çalışan bir birey, asla tekbaşına düşünmez. Başkalarıyla alışveriş içinde düşünür, toplumda o ana kadar ulaşılmış sonuçlardan yararlanır, içinde yaşadığı toplumun yönelim ve önceliklerinden etkilenir. Bu nedenle bilim en başından beri kolektif bir çalışmadır. Toplum bilimlerine olduğu kadar doğa bilimlerine de amacını ve sorularını veren, üretim ilişkileridir. Üretim ilişkilerinin tarihsel gelişimi bilimin öncelik sıralamasını değiştirir, belirli ihtiyaçlar yaratır. Hangi soruların sorulacağını, gelişmenin hangi yönde olacağını ve hızını bu ihtiyaçlar belirler.

Daha iyi açıklayabilmek için, toplum bilimlerindeki ve doğa bilimlerindeki durumu ayrı ayrı inceleyelim.
Toplum bilimlerindeki durumu anlamak daha kolaydır. Toplumsal konularda neyin doğru olduğu, ortaya konulan sorunun seçimine, sorunu çözmek isteyenlerin amaçlarına, çıkarlarına ve önceliklerine bağlıdır. Toplum sınıflara bölünmüş olduğu için, toplum bilimlerinde amaç birliği yoktur. Patron sınıfının tamamen çıkarına olan bir düşünce ya da uygulama, işçi sınıfının çıkarlarına genellikle aykırıdır. Bu iki sınıfın çıkarları uzlaşamayacağından, bu sınıfların çıkarlarını gözeten düşüncelerin de bilimsel bir zeminde uzlaştırılması olanaksızdır. Örneğin işsizlik, kapitalizmin işleyişi açısından gerekli ve yararlıdır. Patronların çıkarları zedelenmeden işsizlik ortadan kaldırılamaz. Örneğin tarım alanlarına inşaat yapılması ya da ormanların altın çıkarmak için yok edilmesi kapitalizm açısından tamamen mantıklı ve gereklidir. Örneğin bir ülkenin belirli bir savaşa dahil olması, o ülkenin işçilerinin çıkarlarına genellikle aykırıdır. Ama aynı savaşa girmek ülkedeki patronlar açısından son derece karlı ve gerekli olabilir. Bu durumda savaşa girmenin doğru olup olmadığının, kimin çıkarına öncelik verildiğinden bağımsız, bilimsel ve nesnel bir cevabı yoktur. Daha temel bir konuyu ele alırsak, toplumda üretim araçlarının, yani fabrikaların, tarlaların, ulaşım ve iletişim ağlarının ve enerji üretim ve dağıtım şebekelerinin özel mülkiyette bulunması, çoğunluğun çıkarına aykırı olsa da üretim araçlarını elinde bulunduran azınlığın çıkarına pekala uygundur. Bu nedenle bu konu bilimsel tartışmayla asla çözülemez.

Ayrıca saf bilimci yaklaşım, büyük yanılgıların kaynağı olabildiği gibi bazen de en iğrenç yalanların kılıfı olmaktadır. Sonuçta yerçekimi yasası sınıflara göre değişmez değil mi? işçi için de patron için de aynıdır. Bu durumda örneğin özel jetinin düşmesi sonucunda ölen bir patron da onun inşaatlarından birinde çalışırken düşerek ölen bir işçi de aynı doğa yasası nedeniyle ölmüştür. Iki ölümün de yerçekiminin suçu olduğuna bilimsel açıdan kim itiraz edebilir? Bunların ikisi de kayıtlara kaza olarak geçer.

Burjuvazi, bilimi işte böyle kullanır. Kuşkusuz bu yaklaşım bilimsel olarak yanlıştır. Işçiyi o koşullarda çalışmak zorunda bırakan toplumsal ilişkiler gözardı edilmiştir. Ama bu eksikliğin nedeni ne bilgi eksikliğidir ne de aptallık.

Aynı yaklaşımın güzel bir örneğini, insanlara zorla dışkı yedirilmesinin işkence olmadığını savunurken celal şengör vermişti. Şengöre göre Dışkı yemek “bilimsel olarak” zararlı değildi ve bazı bilimciler sırf meraktan dışkının tadına bakabilmekteydi.

Aynı düşünme yöntemi pek çok burjuva düşünürü tarafından kullanılır. Hayatta kalabilmek için bir ekmek çalmak da milyonlarca lira değerinde bir kamu arazisini gasp etmek de hırsızlık diye anılır. Gerçi yasal kılıfı hazırlanabilmişse arazi gaspı, vatansever bir yatırım diye de anılabilir o ayrı.

Toplumsal konulardaki tartışmaların pek de nesnel bir zeminde yürütülememeleri ne insanlardaki diyalok kültürü eksikliğinden, ne iletişimsizlikten, ne önyargılardan ne de aptallıktandır. Bunun temel nedeni, farklı görüşleri üretenlerin konulara farklı amaçlar ve farklı önceliklerle bakmaları, bu nedenle de aynı dili konuşmamalarıdır. Tabi bir görüşü üretenlerle savunanlar ayrı olabilir. insanlar her zaman kendi çıkarlarına uygun görüşleri savunmazlar. Patronlar toplumdaki egemen düşünceyi belirlediklerinden, pek çok insan kendisi patron olmamasına rağmen patronların çıkarlarına uygun düşünceleri savunur. Toplum bilimlerinde yeterli ölçüde bir amaç birliği ancak, sınıflar kaldırılıp komünist toplum kurulduğunda oluşabilir. Kuşkusuz o zaman da görüş ayrılıkları olacaktır. Ama artık farklı görüşler farklı çıkarları temsil etmediğinden tartışmaların daha nesnel bir zeminde yürümesi beklenebilir.

Şimdi doğa bilimlerine gelebiliriz. Doğa bilimleri toplum bilimlerine göre daha nesnel bir görünüm verir. Çünkü doğa bilimlerinde daha fazla amaç birliği bulunur. Mesele bir uçağın uçması, bir aşının işe yaraması ya da depremlerin anlaşılmasıysa konuya farklı önceliklerle bakmak zorlaşır. Ama toplumun sınıflara bölünmüş olmasının doğa bilimleri üzerinde bir etkisinin bulunmadığını sanmak saflık olur. Burada sadece toplumsal etkinin belirleyici olduğu düzey farklıdır. Ama doğabilimlerini anlamak için de üretim ilişkilerinin etkisini, siyaseti, egemen sınıfların ideolojik ihtiyaçlarını hesaba katmak gerekir.

Güneş merkezli evren modeli daha antik çağda geliştirilmişti. Ama genel kabul görmedi. Ptolemaios’un yer merkezli evren modelinde ise aksayan yanlar bulunduğu, daha kuramın ortaya atıldığı zamanda sır değildi. Yüzyıllar içinde yapılan gözlemlerle sorunlar parça parça birikti. Yine de kuram 15000 yıldan uzun bir süre yeterli sayıldı. Gerçekten yeterliydi de. İhtiyaçlara iyi kötü yanıt veriyordu. Öncelikli olarak egemen sınıfın ihtiyaçlarına. Örneğin yıldızlara bakılarak gelecekte ne olacağı bilinebiliyor, tanrının şu kraldan değil de bu kraldan yana olduğu anlaşılabiliyordu. Dünyanın evrenin merkezinde yer alması, dini öğretiyle de uyumluydu. ekonomik yapı değişmese, belki daha 15000 yıl böyle idare edilebilirdi. Ekonomik yapı değişince, ihtiyaçlar da değişti. Yeni bir egemen sınıf, burjuvazi yükseliyordu. Topraktan yıldan yıla alınan ürün aşırı azalmadıkça bir şikayeti olmayan soyluların ve kilisenin aksine, kaderi harekete, para akışının kesilmemesine, ticarete, daha çok ve ucuz üretime bağlı bir sınıftı bu. Kiliseyle de başı pek hoş değildi. Evreni anlamaya ihtiyacı vardı. Açık denizlerde ticaret yapabilmek istiyordu. Daha bol ve ucuza mal üretebilmek istiyordu. Soyluların şatolarını yıkacak toplar istiyordu. Tüm bunlar için gök cisimlerinin hareketini, ayrodinamik ve hidrodinamik yasalarını ve mümkün olan başka her şeyi bilmeliydi. O zaman yerleşik kuramlardaki sorunlar batmaya başladı, arayış hızlandı. Toplumsal yaşamın bütünüyle birlikte Bilimsel çalışmalar da hızlandı. Yer merkezli evren kuramı, yeni ihtiyaçlara yanıt veremez oldu, aşılmalıydı. Tıpkı feodal hukuk gibi. Gelişme sadece bilimin içsel dinamiklerine bağlı olsaydı, 15000 yıl beklenmesine hiç gerek kalmazdı. 15. Yüzyıldan sonra olan gelişmeler büyük olasılıkla çoktan gerçekleşmiş olurdu. İnsanlığın ortak aklı gerekli birikime çoktan ulaşmıştı. Burjuvazinin yükseliş çağında bir çok yeni keşif ve icat yapıldığı bilinir. Ama aslında bu keşif ve icatların bazılarının hiç de yeni olmadığının pek üstünde durulmaz. Buharlı makina daha helenistik dönemde bulunmuştu. Ama kullanılmadı. Büyük ölçüde unutuldu. Çünkü bulunduğu çağda egemen olan köleci üretim biçimi böyle bir icattan yararlanabilecek düzeyde değildi. O çağın egemen sınıfları üretimi arttırıp da ne yapacaklardı ki? Kime nasıl satacaklardı? Zaten metalurji ve gemicilik de buharlı makinadan yararlanabilecek kadar gelişmemişti. Kimse de geliştirmeye çalışmadı. köle, bol ve ucuzdu. Feodal avrupanın sonraki yüzyıllarda yaşayacağı kronik emek yetmezliği henüz kendisini göstermemişti.

Dünyanın yuvarlak olduğu antik çağda anlaşıldığı halde, 1500 yılda pek kimse onun çevresini dolaşmaya yeltenmedi. Fenikeliler milattan çok önce afrikayı güneyden dolaştılar. Bu seferi yazıya da geçirdiler. Belki ilgilenenler için heyecan verici bir bilgiydi bu. Ama kimin ne işine yarardı? Bilgi unutuldu.
Bütün bunlar, ancak onları değerlendirebilecek ve onlara ihtiyaç duyan üretim ilişkileri geliştikten sonra gerçekten bulundular.
Burjuva bilim felsefecileri, bilimsel gelişmeyi esas olarak ya da tamamen, bilimin iç dinamiklerine dayanarak açıklamaya çalışmışlardır. Onlar bilim dışı etkiler dedikleri toplumsal etkenleri ya saptırıcı ve kurtulunması gereken ya da en azından ikinci dereceden etkenler olarak değerlendirirler. Toplumsal etkenleri dışarıda bırakmak konusundaki bağnaz ısrarları, burjuva bilim felsefesini çok dar bir bakış açısına mahkum eder.

Bilimin bugünkü kadar kurumsallaşmadığı, tek tek bilimcilerin daha az olanakla ama daha özgür çalışabildiği eski devirlerde de egemen sınıfın ihtiyaçları bilim üzerinde bugünkünden daha az belirleyici değildi.

Ama günümüzde bilimin kolektif özelliği hiç bir yanılgıya yer bırakmayacak kadar açık hale gelmiştir. Bilim bugün tam anlamıyla kurumsal bir çalışmadır. Dünyevi sorunlardan azade, laboratuarına kapanmış çalışan, saygın bilimci figürü çok hoş görünebilir. Ama o saygınlığın parasının sürekli olarak ödenmesi gerekmektedir. Onca laboratuar, araştırma merkezleri, üniversiteler, devasa araştırma fonları, araştırma programlarında seferber olan binlerce insan… bu kadar kaynak kuşkusuz, bilimciler merak duygularını gidersinler diye harekete geçirilmez. Bilimin amacını ve önceliklerini belirleyen de, bu kadar parayı kim ödüyorsa odur. Bugün devletlerin ya da patronların desteklemediği herhangi bir araştırma alanında büyük bir ilerlemenin gerçekleşme olanağı yoktur. Bilimin sonuçlarından da öncelikle parasını ödeyenler yararlanır. Bugün pek çok bilim emekçisi, büyük ölçüde proleterleşmiş durumdadır. Tam olarak ne ürettiklerini bile bilmeden, büyük projelerin küçük parçalarını tamamlamak için çalışırlar. Tam olarak ne ürettiğini bilenler de ürettikleri bilgilerin hangi amaçla ve kimin yararına kullanılacağını bilmezler, bilseler de bu konuda söz hakları yoktur. Bu bilgiler toplumun ortak malı değil, patronların ya da patronların çıkarlarını koruyan devletlerin malı olur. Bunun en son çarpıcı örneği kovid 19 aşısıdır. Şirketler birbirleriyle bilgi paylaşmadıklarından aşı çalışmaları olabileceğinden daha yavaş yürüdü. Sonunda bilim emekçilerinin çalışıp geliştirdiği aşılar, bunların geliştirilmesinde hiç bir payı olmayan patronların malı olduğu için bugün yeteri kadar üretilip bütün insanlığa ücretsiz olarak sunulmuyor.

Siyasete bulaşmayıp, kendini bilimsel çabalara vererek insanlığa yararlı olacağını düşünen varsa, kapitalist bir toplumda bilimsel çalışmanın nasıl yapıldığını hiç bilmiyor demektir.
Bugün insanlık, insan gibi yaşanacak bir toplum kurmak için, sahip olduğumuz kaynakların nasıl doğru kullanılabileceği konusunda bilinmesi gereken her şeyi biliyor. Bilim, üzerine düşeni çoktan yaptı. Sorunlarımızın kaynağı bilgi eksikliği değil kapitalizmdir. Bilimin gerektirdiklerinin uygulanamamasının nedeni de odur. Bilim elbette gelişmeye devam edecektir. Bu gelişmeye katkıda bulunmak iyidir. Ama çözümü getirecek olan bilimsel gelişme değil, kapitalizme karşı örgütlü siyasal mücadeledir. Insanları aptallıkla ve cahillikle suçlayıp durmayı bırakmak gerekir. Bu, insanın kendi işe yaramazlığını gizlemesinin, kendi bencilliğini haklılaştırmasının bir yoludur. Eğitim şart cümlesi, tek başına anlamsızdır. O eğitimin içeriğinin kimin çıkarını gözeteceğini de konuşmak gerekir.

Her şeyden önce, eğitimin bilimsel olmasında çıkarı olanların, işçi sınıfının iktidara gelmesi gerekir.