Proletarya Diktatörlüğü Nedir? Ve Neden İhtiyacımız Var ?

Çoğu insan, sosyalizm yanlısı olanlar dahi, “proletarya diktatörlüğü” ifadesinden korkar. Soyut hümanizm geleneklerinden gelenler, kapitalizmin temel hak ve özgürlük ihlallerine karşı öfke duysalar da proleterya diktatörlüğünden söz edilmesini istemezler.

Onların anlayışına göre, proletarya diktatörlüğü esasen diğer diktatörlüklerden farksızdır. Yani, dar bir grubun çıkarları için insanın karakterini ezen ve rencide eden keyfi bir sistemdir.

Bu yaygın siyasi kavrayışa rağmen, proletarya diktatörlüğü, Marksizm-Leninizm gibi insanın kurtuluşuna yönelik ideolojilerde temel bir koşuldur. Bunun neden böyle olduğunu ve neden proletarya diktatörlüğüne ihtiyaç olduğunu anlamak için öncelikle devletin nasıl bir örgüt olduğunu bilmek gerekir. Devlet, şiddetin uygulanması için bir aygıttır.

Egemen sınıfın elinde devlet, bir sınıfın diğer sınıfa hükmetmesini sağlayan, baskıcı bir örgütlenmedir. Kapitalist sınıfın görevi, halihazırdaki en iyi araçları kullanarak toplum üzerindeki mutlak hakimiyet kurmak ve daha fazla kâr amacıyla işçilerin sömürüsünü artırmaktır.

İşçi sınıfının amacı ise kendilerini sömüren özel mülkiyete dayalı diktatörlüğe son vermek ve kendi diktatörlüğünü kurmaktır.

İşçilerin tasarısı, bu mekanizma sayesinde sınıfsız bir toplum inşa etmektir. Bu amaca yönelik olarak, işçi sınıfı, işçi sınıfının çıkarlarını dile getiren tek partiyi, Komünist partiyi, yani kendi partisini kurar.

Komünist Parti proletarya diktatörlüğü olmaksızın da siyasi güç kazanabilir. Kendilerini sosyalist ve komünist addedenlerin hükümet kadrolarında görev aldığı birden fazla örnek bulunmaktadır. Ancak bütün girişimleri, siyasi iktidardan uzaklaştırılsalar bile ekonomik ve ideolojik aygıtları elinde tutan burjuvazinin inatçı direnciyle karşılaşır.
Dolasıyla bu koşullar altında, burjuvazinin etkisini yok etmeyi hedefleyen herhangi devrimci bir kararlılık ya da girişim, devrik kapitalistlerle yakın ilişkileri olan ‘eski’ devletin bürokrasisi tarafından etkisizleştirilecek ve ortadan kaldırılacaktır.

Komünist Manifesto’da Marx ve Engels’in, işçi sınıfının basitçe burjuva devletin mekanizmasını ele geçirip kendi çıkarına kullanamayacağının altını çizmesinin nedeni tam da budur.

Bunu yapmaya çalışanlar kaçınılmaz olarak kaybetmişlerdir. Tarih bize burjuva devletinden sosyalizm devşirmeye çalışan sosyal demokratların ne kadar naif olduğunu gösteren pek çok örnek vermektedir. Ya anlamlı bir kazanım elde edemeden devrilmişler ya da bizzat kendileri burjuvazinin koltuğuna oturmuşlardır.

Bu nedenle, ‘eski’ burjuva devletin ortadan kaldırılması, milyonları, sömürgenlerin asırlık zulmünden kurtaracak gerçek bir devrimin ön koşuludur. Fakat burjuva devletin “sadece” ortadan kaldırılması, en fazla şiddet uygulayanın başa geçtiği yaygın bir kaostan başka bir sonuç vermeyecektir.
Nihayetinde öylesi bir durum da eski baskı mekanizmalarının kendiliğinden restorasyonu anlamına gelmektedir.

Burjuva diktatörlüğü biçimindeki burjuva devletinin ortadan kaldırılması, proletarya devletinin güçlendirilmesine paralel biçimde yürütülmelidir. İşçilerin silahı, emekçi çoğunluğun azınlık burjuvazi üzerindeki demokratik diktatörlüğüdür.

Devrimci sürecin gelişimi için gereken özel koşullar, bu “ortadan kaldırma” sürecinde somut proletarya diktatörlüğü biçimlerinin ortaya çıkmasıyla oluşur.

Proletarya diktatörlüğünün ilk oluşumu, 1871’de Parisli işçilerin kurduğu devrimci hükümet olan ünlü Paris Komünü’dür. İkincisi ise, 1905’teki ilk Rus devrimi sırasında Rus İmparatorluğu’daki işçiler tarafında örgütlenen ve Sovyet adı verilen konseylerdir. Proletarya diktatörlüğünün üçüncü ve muhtemelen son olmayan biçimi ise savaş sonrası dönemde Doğu Avrupa ve Asya’da kurulan “halk demokrasisidir”. İşçilerin partisinin öncülük ettiği ve emekçi olmayan kesimleri de kapsayan geniş bir demokratik zemine dayanmaktadır.

Burada şunu önemle vurgulamak gerekiyor; proletarya diktatörlüğü hangi şekli alırsa alsın, proletarya devletinin yönetimine nüfusun büyük çoğunluğunun katılımının sağlanması şarttır. Bunu şu nedenle vurguluyoruz; proletarya diktatörlüğü, zenginlik ve sosyal statüden bağımsız olarak insanlara özgürlük dağıtan soyut bir demokrasi değildir, onun tam tersidir.

Burjuva devletindeki siyasi temsiliyet sistemi kapitalist diktatörlüğün kendisini gizlemek için giydiği bir kostümdür sadece; sözde demokratik sandıktan çıkan “seçilmiş yüzler”, çığlıkları yönetici zengin azınlık tarafından asla duyulmayacak olan emekçi kitlelerin gerçek durumunu, yani ücretli köleliği gizleyen birer maskedir aslında. Bu türden bir ‘demokrasi’ anlayışının sözümona yücelttiği eşitlik ve özgürlük gibi değerler, sınıflar arasındaki sosyal eşitsizlik uçurumunda kaybolup gitmektedir.

Burjuva demokrasisinin vaat ettiği özgürlüklerin aldatıcı doğası, işçiler etkili olmaktan çok şekilsel olan ifade özgürlüğü kanallarını ve grev haklarını kullanmak istediklerinde, yani egemen sınıfın siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla ters düştükleri zamanlarda kendisini göstermektedir. Böylesi anlarda burjuvazinin polis-bürokrasi aygıtı, burjuva demokrasisinin sunduğuna yürekten inanılan bütün o özgürlükleri ezip geçer. Bunu yaparken de muazzam bir yasa, yönetmelik, düzenleme, yasaklama, kısıtlama, hüküm ve şartlar dizisi ortaya koyarlar.
Ve kaçınılmaz olarak şiddete başvururlar; liberal demokrasinin maskesi düşer ve gerçek, gaddar, katil yüzü böylece ortaya çıkar.

Proletarya diktatörlüğü, burjuva demokrasisinin ortaya çıkabilecek tüm biçimlerinden çok daha demokratiktir. Proletarya diktatörlüğü, asalak bir azınlığın hakimiyetine dayanmaz. Başkalarının emeğine el koyarak kendi zenginliklerini ve refahlarını arttıran bir avuç kan emici asalağı baskı altına alarak, emekçi çoğunluğun yönetime hâkim olmasına dayanır.

Bu nedenle proletarya diktatörlüğü nüfusun büyük çoğunluğu açısından toplumsal olanakların ve kişisel özgürlüklerin genişlemesinin bir aracı olarak işlev görür. Bu işlevi de burjuva demokrasisinin hiçbir biçiminde görmeyeceğiniz şekilde emekçilere en geniş sosyal, ekonomik ve siyasi hakları sağlamak suretiyle yerine getirir.

Kapitalizmin uzun süren saltanatı, “kurt kanunu” sistemini yansıtan kârlı gelenekler oluşturmak suretiyle modern insanın algısında ve bilincinde iz bırakmıştır. Cehalet, tüketimcilik, bencillik, görevi ihmal ve umursamama, şovenizm, ataerkil önyargılar, bunlar ve burjuva toplumunun sosyalist hayata zararlı diğer tümörleri, elbette kısa vadede silinemez.

Bu yüzden de Proletarya diktatörlüğü geçici bir devrimci yasalar dönemi veya basitçe devlet iktidarına el koyma durumu değildir. O halde proletarya diktatörlüğü, siyasi ve ekonomik düzenlemeleri belirleyen eski burjuva düzeninin iktidar koltuğuna oturacak kişinin değişmesi olarak kesinlikle tanımlanamaz.

Proletarya diktatörlüğü bütünüyle yepyeni bir tarihsel dönemdir. Sürekli ve çok katmanlı bir kültürel ve ekonomik değişim çağıdır. Toplumun tüm kesimlerinin muazzam çabasıyla o eski sömürgen bir devrin günahları ve hastalıkları kazındığında yeni Komünist toplum doğar.