Mülakat (The Interview)

Film film değildi, bu da pek eleştiri yazısı olarak olgunlaşamadı ama siyasi olduğu kesin.
The Interview - Seth Rogen ve Evan Goldberg

Şöyle başlıyor, geniş bir meydanda, şirin bir Kuzey Koreli kız çocuğu halka şarkı söylüyor, bir dörtlüğü şöyle: “Geber Amerika geber! / Geber ama geber! / Hayvanlar tecavüz etsin kadınlarınıza/ Zorla seyrettirsinler çocuklarınıza”. Engin Ardıç’ın kubur ağzının sinematografideki karşılığı…

Böylesi bir şarkıyı olumlamak ile RTE’nin Berkin Elvan hakkında söylediklerini olumlamak arasında kategorik olarak bir fark olmadığından hareketle, filmin daha başlangıçtan itibaren Kuzey Koreliler hakkında ne düşünmemizi istediğine emin olabiliyoruz. Özetlersek, Eminem’in eşcinsel olduğunu söylemesinin yarattığı sansasyondan beslenen iki salak televizyon şovmeninin programını meğer Kuzey Kore’nin diktatörü Kim çok seviyordur. Tabii hiç kimse başaramamışken bu ikisi onunla bir röportaj yapacaktır. Gözlüklü, kâküllü ve derin dekolteli bir CIA ajanı bu iki salağı Kim’e suikast düzenlemeye ikna eder. Kuzey Kore’ye vardıklarında salaklardan biri “manipülasyon uzmanı” Kim’in büyüsüne kapılır, beraber tankla atış yaparlar, içerler, kızlarla sevişirler, her şey harikadır. Daha az salak olan hep uyarır, kanma, aldanma der… Neden sonra, daha salak olanı, yolda görmüş oldukları manavdaki sebze ve meyvelerin “sahte” olduklarını keşfeder. Hani diktatör Kim bir “manipülasyon uzmanıdır” ya, aslında manipülasyon için bu salakları seçmiştir. Salağın salağı şovmen canlı yayında “Halkının üçte ikisi aç, onları nasıl besliyorsun?” diyerek damardan girse de Kim başarılı bir şekilde savuşturur bu ilk hamleyi. Bir an duraklar şovmen, daha önceki konuşmalarında Kim’in “Babam margarita içmenin eşcinsellik olduğunu söylerdi” ifadesini hatırlar ve margarita içmemesi üzerinden diktatörün bilinçaltını kaşıyarak iyice tavına getirir, Katy Perry’nin bir şarkısının sözleriyle ağlata ağlata tepeler! Hele de ağlarken donuna pislediği halde “Ben yapmadım kameraman yaptı” diyen Kim’in yalanını da gözler önüne serer! Ardından, bir aksiyon sahnesinde şovmen Kim’i öldürür ve “Liderlerinin işemediğine, kıç deliği olmadığı için kakasını da yapmadıklarına inanan Kuzey Koreliler” (Benim ifadem değil, aynen böyle geçiyor) derin uykularından uyanmış olduklarından dolayı “devrim” yaparlar. Bu şeye “komedi filmi” deniyor olmasından anlıyorum ki televizyon stüdyosu içindeki boğuşmada adamın kıçına kumanda kolunun saplanmasıyla şahikasına ulaşan aksiyona, “-Kâküller, dev memeler, gözlükler. Sahte oğlum. – Sahte miymiş gözlüğü?” türünde diyaloglara gülmemiz bekleniyor. Yani en azından senaryoyu yazıp çeken iki salak bunu bekliyor. Bir saat elli dakikalık bu salaklık içinde “doğru” olan bir şey var; Amerikalı Scorpions grubunun “Wind of Change” (Değişim Rüzgarı) şarkısı. 91 yılında Moskova’ya giden grubun bu şarkısının yer aldığı albümün Rusça versiyonu da yapıldı, albüm “Glasnost”u coşkuyla kutluyordu. Çok doğru, gericiliğe “ilericilik”, karşıdevrime “devrim” denmesinin popüler kültürdeki karşılığını bundan iyi bulamayız.

Maymun, Amerika’da ırkçılar tarafından kullanılan bir söz olduğundan dolayı, Kuzey Kore’nin resmi haber ajansında Obama’ya “maymun” hitabında bulunulmasıyla neredeyse bütün ABD basınında “Kuzey Kore Obama’ya karşı ırkçı küfür kullandı” kampanyası yapıldı, ancak işin garip tarafı Dışişleri Bakanı John Carry için “koyun postunda bir kurt” denildiğinde pek sorun çıkmamıştı. Sırf “koyun” dense “beyinsiz” yaygarası koparabilirler ama “kurt” işi bozuyor. Doğru, diplomatik ilişkilerde küfür olmamalı. ABD’nin zaten diplomaside küfür etmeye ihtiyacı yok, şovmen sayesinde gerçekleri gören Kuzey Kore’li subaya Kim için “Bilmem ne çocuğu” lafını Sony Pictures’ın filminde dedirtir, nezih bir diplomasi yürütür. Sadede gelelim, New Orleans’ı kasırganın vurmasının ardından yoksul zencileri emlakçı spekülasyonları yutarken Obama hiç de zenci değildi, ABD’de polisin, “elinde silah tuttuğunu zannettim” diyerek sürekli zencileri vurmasında Obama hiç de zenci değildi; bu ölümler karşısında gazetelerde pek de “Irkçılığa karşı olma” duyarlılığı görülemedi maalesef. Ferguson’da yaşananlarda bile zenci olamadı Obama çünkü ABD sermayesinin kuklası. Çünkü, Malcolm X’in lafıyla söylüyorum “efendinin evindeki köle”. Dışı çikolata kadar koyu, içi marshmallow kadar beyaz, tarladaki köleleri “Efendimiz iyidir, onsuz ne yaparız” diye ikna etmenin aracısı. Bunları da bir tarafa bırakalım, Hiroşima ve Nagasaki’de yüzbinlerce sivili öldürürken, tehcir kamplarında onbinlerce Kızılderiliyi katletmesi bir tarafa sadece Kaliforniya’da 1848-1900 arasında onlarca kabileyi tamamen yok ederken (Toplam nüfusun %90’ı), Porto Riko’da insanlar üzerinde radyasyon ve kanser deneyleri gerçekleştirip ilk doğum kontrol haplarını da Porto Rikolu yoksul kadınlarda denerken (Bunlar söylenti değil, Ulusal Güvenlik Arşivleri’nde -yani NSA- yayınlanmış olan belgeler), Latin Amerika’daki her türlü aşağılık askeri darbede -12 Eylül’ümüzü de hesaba katalım- imzası bulunurken, Irak’ı Saddam’ın “kitle imha silahlarından arındırmak” iddiasıyla yola çıkıp 1,5 milyon insanın bombalama ve ambargo sırasında ölümünden sorumluyken, Libya’daki yıkımın ve Suriye’deki silahlı grupların ortaya çıkmasının baş aktörüyken, kısacası, dünyadaki bütün katliamlarda, pis işlerde doğrudan veya dolaylı rol üstlenmişken, her nasılsa dünyanın en “kötü” ülkesi Kuzey Kore oluyor. Hani manipülasyonun ustası Kuzey Kore’ydi?

Hatırlayacaksınız, bir ara Facebook’ta çok gezinmişti; “Kim Jong Un amcasını öldürtüp 120 aç köpeğe yedirtmiş” haberi. Wenweipo adlı bir tabloid gazetenin (Yani asparagas gazetenin, adlarını vermeden bizdeki eski örneklerini hatırlayın “Alman Helga ‘Hamam sefasına geliyorum’ dedi” haberleriyle dolu gazetelerin) uydurması olduğuyla kimse ilgilenmedi bile. CNN Türk penguen yayınlamasını yutmayanlarda bile Kuzey Kore hakkındaki saçmalıklar işe yarayabiliyor.

Asıl soruna dönelim: İran’ın bir nükleer santralinin bilgisayar sistemini Stuxnet solucanıyla hack’leyen ABD kaç zamandır Sony Pictures şirketinin Kuzey Kore tarafından hack’lendiğinden şikayet ediyor. Bu konu neden önemli? Çünkü şirketin avukatı David Boies’in “thewrap.com” adlı sitede yer alan açıklaması bu filmin çekilme nedeninin Sony şirketinin hack’lenmesi olduğunu ortaya koyuyor.(kaynak) FBI’ın konuyla ilgili teknik açıklamasını, burada uzun uzun açıklayacak yerim yok ama filmden daha salakça buldum açıkçası. Hacker’lar 100 terrabaytlık (Yani 100.000 Gigabayt) veriyi çaldıklarını iddia ediyorlar, ben de çalabilirim o veriyi ama önce Sony binasına en hızlısından ethernet hattı döşemem lazım, öyle “İnternet üzerinden sızmışlar” olarak açıklanabilecek bir miktar değil bu rakam. Eskiden yaşıtlarımızı “Kaşar peynir patatesten yapılıyor, yoksa rengi niye sarı olsun” diye çocukça kandırıp eğlenmemize benziyor. Ama tabii yalan inandırıcı olsa bu kez Sony’nin “200 milyon dolara yakın zararımız var” yalanı ile ABD’nin “Bu hack ulusal güvenlik meselesidir” yalanı inandırıcı olmayacak. Hani en büyük manipülatör Kuzey Kore’ydi? Özgür dünyanın binlerce özgür bilişimcisi yemiş mi şimdi 100 terrabaytlık yalanı? Galiba öyle… Bunların üstüne bir de ünlü Variety dergisinin internet sitesinde “Sony’yi hack’leyenler “Mülakat” filmini gösteren sinemalara 9/11’i andıran saldırılar düzenlemekle tehdit etti” haberi çıktı, çok da ilgi gördü. Doğrudur doğru. Biliyor musunuz, Kuzey Kore’de açlıktan insanlar kendi çocuklarını falan yiyorlarmış artık, BM müdahale etse keşke…

Film film değildi, bu da pek eleştiri yazısı olarak olgunlaşamadı ama siyasi olduğu kesin.

 

Sertaç Canbolat