Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Antlaşması Neden Yapıldı?

Stalin Hitler’i Oyunda Nasıl Yendi: Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Antlaşması

İnsanoğlunun gördüğü en büyük, en kanlı çatışmanın, 2. Dünya Savaşından bu yana 70 yıldan fazla zaman geçti.
Ancak bu olayların üzerinden zaman geçtikçe, anti-komünist çevreler Sovyetler Birliğini İkinci Dünya Savaşını başlatmakla suçlamaya başladılar. Nazi Almanya’sı ile SSCB arasında imzalanan saldırmazlık antlaşmasını, diğer adıyla Molotov–Ribbentrop Paktını bu ithamlarına dayanak gösterdiler. Anti-komünistler bu antlaşmanın Hitler’i serbest bırakarak yaklaşmakta olan dünya savaşını kaçınılmaz hale getirdiklerini iddia ediyor.

Tüm bu asılsız iddiaların ne derece saçmalıklarla doldurulduğunu anlamak için savaş öncesini incelemek, olayların kronolojik sıralamasını ortaya koymak gerekir.

Almanya’nın 1. Dünya Savaşında yenilmesiyle ekonomisi korkunç derecede zarar görmüştü. Savaş tazminatları, hiper-enflasyon, tüm sömürgelerin ve ülke topraklarının kaybedilmesi Alman toplumunun fakirleşmesine ve Almanya’da sınıf savaşının daha da şiddetlenmesine yol açmıştır.

Versay Antlaşmasıyla prangaya vurulan Alman kapitalizmi ne ekonomiyi ne de askeri-endüstriyel yapıyı eski haline tek başlarına getirememektedir.

Bu haldeyken yardımlarına Amerikan bankaları yetişmiştir. Almanya’ya milyarlarca dolar değerinde krediler verdiler ve bu paralar Almanya’nın askeri-endüstriyel yapısını restore etmek ve geliştirmekte kullanıldı.

Bunun sonucunda Alman ekonomisi inanılmaz bir hızla büyüdü. 1924 ila 1929 yılları arasında Almanya’ya giren yabancı sermaye tutarı, uzun vadeli yatırımlarda 10-15 milyar markı, kısa vadeli yatırımlarda ise 6 milyar markı bulmuştu. Almanya’nın hem ekonomisi hem de askeri-endüstriyel yapısı bu sayede devasa miktarda artış kaydetmişti.

Hitlerin 1933 yılında iktidara gelmesiyle Roma’da Büyük Britanya, Almanya, Fransa ve İtalya arasında büyük “Dörtlü Kuvvet Antlaşması” imzalanmıştı. Bu pakt Britanya ve Fransız devletleri ile saldırgan niyetlerini gizlemeye bile gerek duymayan faşist İtalya ve Almanya arasında imzalanan bir anlaşmaydı. Faşist devletlerle böyle bir antlaşmanın imzalanması Avrupa’da bir barış politikasının reddi anlamına geliyor, yeni bir dünya savaşına kapıyı aralıyordu.

1934 yılında Almanya ve Polonya arasında bir saldırmazlık antlaşması imzalanmıştı. “Pilsudski-Hitler Antlaşması” adı verilen bu metin, Almanya’nın Avrupa’ya karşı girişeceği saldırganlığın bir hazırlığıydı. Bu antlaşmaya göre, Polonya, faşist Almanya’yla devamlı işbirliği sözü veriyordu. Polonya makamlarınca alınacak tüm kararların Alman hükümetiyle koordine edilecek ve her koşulda Alman hükümetinin çıkarları gözetilecekti.

1935 yılında ise Londra’da Anglo-Alman donanma antlaşması imzalanıyordu. Buna göre, Birleşik Krallık, Alman donanmasının neredeyse Fransız deniz kuvvetlerinin dengi olacak şekilde restore edilmesine onay veriyordu. Buna ek olarak, Hitler toplam tonajı İngilizlerin U-bot filosunun yüzde 45’ine eşit olacak şekilde denizaltı imal etme hakkını kazanmıştı.

Aynı dönemde, Almanya, Versay Antlaşması uyarınca getirilen silahlı kuvvetler sayısına ilişkin kısıtlamaları tanımadığını tek taraflı olarak ilan etti. Versay Antlaşması’nın ana garantörleri olan Britanya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri bu tutuma karşı herhangi bir şekilde karşı çıkmadı.

Hitler 12 Mart 1938 yılında Avusturya’yı işgal etti. Britanya ve Fransa bu işgale herhangi bir şekilde yine karşılık vermedi. Bu durum karşısında yalnızca Sovyetler Birliği saldırganlık tehdidi altındaki ülkelerin hep birlikte savunulması çağrısında bulunmuştu.

17 Mart tarihinde Sovyetler Birliği hükümeti diğer ülkelere diplomatik nota göndermiş, bu notada “Milletler Cemiyeti’nin üyesi veya dışında olan tüm ülkelerle saldırganlığı sona erdirmek ve dünya çapında yeni kıyımlara neden olacak şekilde giderek büyümekte olan bu tehlikeyi ortadan kaldırmak amacıyla derhal müzakerelere başlamaya” hazır olduğunu bildirmiştir.

Britanya hükümeti ise yanıtında şöyle demektedir: “Majesteleri Kraliçe’nin Hükümeti saldırganlığa karşı ortak faaliyete geçmeye yönelik bir konferansın Avrupa’nın geleceğini olumlu bir şekilde etkilemeyeceği görüşündedir”. Yani aslında Britanya hükümeti Hitler saldırganlığına karşı müdahale etmemekte diretmektedir.

Alman saldırganlığının ve Avrupa’da savaşa hazırlanmasının bir sonraki adımı da Çekoslovakya’nın işgali olmuştur.

Britanya ve Fransa hükümetlerinin temsilcileri 19 Eylül 1938’de Çekoslovak hükümetinden bir talepte bulundu. Bu talepte Çekoslovakya sınırları içinde Südet Almanlarının yaşadığı bölgelerin Almanya’ya verilmesi isteniyordu. Fransa ve Britanya, bu taleple Çekoslovakya’nın hayati çıkarlarını koruduklarını, aksi halde barış ortamının sürdürülemeyeceğini ileri sürüyorlardı.

Sovyetler Birliği buna yanıt olarak silahlı kuvvetlerini Çekoslovakya’yı korumak üzere göndermeyi teklif etmiş, ancak Almanya’yla ters düşmekten korkan Çekoslovak hükümeti Sovyetlerin bu teklifini geri çevirdi.

Hitler, Chamberlain, Mussolini ve Daladier Münih’te 29-30 Eylül 1938 tarihinde toplanarak bir utanç vesikası olan ve sonraları “Münih İhaneti” olarak adlandırılan bir antlaşma imzaladılar. Çekoslovakya’nın kaderi ülkenin hiçbir yetkilisinin bulunmadığı bu toplantıda kararlaştırıldı. Südet bölgesinin işgali ve Çek sanayisinin Almanya’ya devredilmesi Çekoslovakya’nın Hitler ve müttefikleri tarafından paylaşılması yolundaki ilk adımdı. Çekoslovakya’yı işgal eden Almanya güneydoğu Avrupa’da daha da yayılacak ve nihayetinde Sovyetler Birliğine yönelik bir tehdit oluşturacaktı.

2 Ekim 1938’de Polonya, Çekoslovak devletinin bütünüyle felce uğramasından yararlanarak bugün Slovenya sınırlarında kalan iki bin kilometre karelik bir kesimi işgal etti.

30 Eylül 1938’deyse Münih’te Chamberlain ve Hitler, Anglo-Alman Beyannamesini imzalıyordu:

“Bugün görüşmemize devam ederek Almanya-Britanya ilişkilerinin hem bu ülkeler hem de Avrupa açısından azami öneme haiz olduğu sonucuna vardık. Dün akşam imzalanan Almanya-Britanya donanma antlaşmasının, her iki halkın bir daha asla birbirleriyle savaşmama arzusunun bir nişanesi olduğunu düşünüyoruz. Avrupa’da barışı temin etmek üzere ülkelerimizi ilgilendiren hususları karşılıklı müzakere yoluyla çözmek ve gelecekte her türlü anlaşmazlığı dostane şekilde gidermede kararlı olduğumuzu beyan ederiz.”

6 Aralık 1938’de ise Bonn-Ribbentrop Fransız-Alman Beyannamesi imzalanmıştı. Anglo-Alman anlaşmasıyla aynı özellikleri taşıyordu.

Bu beyannamede Fransa ile Almanya arasında, toprak egemenliğine ilişkin herhangi bir anlaşmazlığın artık bulunmadığı ve bu iki ülke arasındaki mevcut sınırların nihai olduğu beyan ediliyordu.

Bu beyannamede her iki hükümetin de her konuda karşılıklı temas içinde bulunmaya kararlı olduğu ifade ediliyor, ancak diğer devletlerle ilişkilerine ilişkin herhangi bir bilgi verilmiyordu.

Bu antlaşmalar hem Britanya hem de Fransa’nın Hitler’le birer saldırmazlık antlaşması imzaladıklarını gösteriyordu.

Sovyetler Birliği’nin tamamen yalnızlaştırılması için gereken siyasi şartlar işte bu sayede yaratılmıştı.

Dünya savaşına ve SSCB’ye yönelik doğrudan bir saldırıya doğru gidildiğinin belirginleşmesi üzerine, Sovyet Hükümeti Avrupa’daki faşist saldırganlığa karşı karşılıklı bir destek antlaşması imzalamak amacıyla Britanya ve Fransa temsilcileriyle müzakere başlattı.

Ancak bu müzakereler, Britanya ve Fransa hükümetlerinin yaklaşan dünya savaşından uzak kalmayı istemeleri ve Almanya’yı Sovyetler Birliği’nin üzerine salma niyetinde olmaları nedeniyle kısa sürede bir çıkmaza girdi.

Bu sırada Alman hükümeti Sovyetler Birliği’yla bir saldırmazlık antlaşması imzalamayı teklif etti. Sovyetler Birliği’nin yalnızca iki alternatifi vardı:

Ya Almanya’nın teklifini kabul edip barış durumunun geçici bir süre devamını sağlayarak Almanya’nın yaklaşmakta olan saldırısını savuşturmak üzere hazırlıklarını tamamlayacaktı,

Ya da teklifi reddederek Batılı devletler tarafından Almanya’yla derhal bir savaşa itilmesine izin verecekti. Ancak siyaseten yalnız bırakılmış olan Sovyetler Birliği için hemen bir savaşa girme olasılığı son derece sakıncalıydı.

Sovyet Hükümeti barış politikasını muhafaza ederek Almanya tarafından önerilen antlaşmayı imzalamayı kabul etti. 24 Ağustos akşamı Sovyet-Alman saldırmazlık antlaşması imzalandı. Her iki taraf da birbirlerine karşı saldırgan eylemlerden kaçınma ve anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözüme kavuşturma taahhüdünde bulunmuştu.

Sovyetler Birliği ile Almanya arasında imzalanan saldırmazlık paktının tarihsel önemini değerlendiren Yoldaş Stalin şöyle diyordu: “Almanya’yla saldırmazlık antlaşması imzalayarak ne kazandık? Bir buçuk yıl boyunca ülkemiz için barışı temin ettik ve Almanya’nın bu antlaşmayı çiğneyerek ülkemize saldırmayı göze alması halinde faşist saldırıları defetmek için hazırlanma fırsatı kazandık.”

SSCB gerçekten de paktın sağladığı fırsatı kullanarak savunma hatlarını güçlendirdi, stratejik öneme sahip sanayi yerleşimlerini Batı sınırının dışına taşıdı ve Kızıl Ordu’nun yeniden silahlandırılması için zaman kazanmış oldu. Hitler’in birlikleri savaşı Doğu cephesinden açtıklarında Narva-Minsk-Kiev hattından değil, yüzlerce kilometre batıdan saldırmak zorunda kaldı.

Sonuç olarak, Stalin ve SSCB’ye yönelik “Hitler’le bir olup” Avrupa’yı bölme planları yaptıklarına ilişkin her türlü suçlama son derece saçmadır. Dahası, Batılı devletler Nazilerin kısa süre içerisinde askeri-endüstriyel üretim yapmasına, silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırmasına yardımcı olmuştur. İngiliz ve Fransız burjuvazisinin Sovyetler tarafından önerilen Avrupa’yı güvende tutma planını reddetmesi ise Hitler’in savaş açabilmesini sağlamıştır.

Dönemin şartlarında Almanya ile saldırmazlık antlaşması imzalamanın Sovyet hükümeti için son derece gerekli bir tedbir olduğu tarihsel açıdan ispatlanmıştır.