Marksizm’e Göre Birey Güçsüz müdür?

Karl Popper marksizmi doğrudan karşısına almak yerine, kendi kafasında bir marksizm yaratıp onu karşısına almıştır. Popper’ın yarattığı bu marksizmin bütün zayıf noktaları, bizzat Popper tarafından, tam da Popper’ın fırlattığı eleştiri oklarına uyacak biçimde özenle tasarlanmış, tam da bu okların yolları üzerine dikkatle yerleştirilmiştir. Böylece popper marksizmi kolayca yenilgiye uğratır ama, kişinin karşısındakine kendi istediği şeyleri söyletip sonra da onu yenmesi büyük bir kahramanlık sayılmaz.

Popper genellikle marksizmi hiç savunmadığı şeyler üzerinden eleştirir. Pek çok örnekte marksizmen gerçekte savunduğu, popper’ın iddia ettiğinin tam tersidir.

Burada hepsine tek tek değinmemiz olanaksız. Ancak bir bölümüne değinebileceğiz. Ama genel olarak şunu öneriyoruz. Popper’ın marksizme yönelttiği bir eleştiriye rastladığınızda, karar vermeden önce marksistlerin o konuda gerçekten öyle deyip demediklerini birincil kaynaklardan araştırmaya çalışın. Popper’ın uydurmadaki cüretine şaşıracaksınız.

Karl Popper’ın uydurduğu marksizme göre tarihin bir amacı vardır ve tarihsel yasaları keşfetmek yoluyla o amaca vakıf olunabilir. Marksistler tarihin amacını bildiklerini iddia ederler ve bu amaç komünizmdir. Her şey komünizme varmak için olur. yani marksistler aslında kadercidir. Ayrıca marksistler, tıpkı güneş tutulmalarının önceden tahmin edilebildiği gibi, devrimlerin de önceden tahmin edilebileceğini düşünürler. Bunu yapacak yöntemleri bulmaya çalışırlar. Ayrıca marksistler kaderci oldukları için, bireyin toplum karşısında tamamen etkisiz bir konumda bulunduğunu savunurlar. Her şeyi, aşkın tarihsel güçler belirler. birey, tarihsel güçlerin bir kuklasıdır.

Tabi ki bu saçma görüşlerin gerçek marksizmle uzaktan yakından alakası yoktur. zaten popper, marksistlerin bu görüşleri ne zaman nerede savunduklarını sır gibi saklar.

Popper’a göre Marx, Hegel’den toplumun bireyden üstün olduğunu öne süren fikirler almıştır. (açık toplum cilt 2, 94)

bu tamamen popper’ın uydurmasıdır. Marksizm toplumu bireyden üstün görmez. Toplum ve birey arasında bir karşıtlık kurmanın anlamsız olduğunu söyler. Toplum, bilinmeyen bir yerde var olan bireylerin biraraya gelmesiyle oluşmaz. Bireyler daha en baştan, toplum içinde var olurlar. Bireysel gelişme olanakları da ancak toplumsal ilişkiler sayesinde yaratılabilir. Bireyi sınırlayan toplum değil, toplumun sınıflara bölünmüş olmasıdır. Komünizmde sınıfların ortadan kaldırılması, bireysel gelişmenin önündeki bütün engelleri kaldıracaktır.

Marx ve Engels’in insanların bireysel varlıklarını ve düşüncelerini belirlediğini söyledikleri şey, toplum değil, insanların maddi varlığıdır, yaşamın yeniden üretilmesi için gösterilen çaba sırasında ortaya çıkan ilişkilerdir. Bir ilişkiler toplamının yerine toplum diye, bireyden ayrı, bireye bir şeyler buyuran bir güç uydurmak, Popper’ın Marx’ı, tarihçilik dediği kalıba zorla uydurmak için başvurduğu bir çarpıtmadır.

Toplum, insanlardan ayrı ve onların üstünde bir güç değil, insanların gerçek ilişkilerinin bir soyutlamasıdır. Marksizme göre de tarihi insanlar yapar, insanlara hükmeden aşkın güçler yoktur. ama tarihi yapabilmek için insanların önce hayatta kalmaları gerekir.

“…yapmamız gereken ilk şey, tüm insani varoluşun, dolayısıyla da tüm tarihin ilk öncülünü; yani insanların “tarih yapabilmek” için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları gerektiği öncülünü tespit etmektir. Yaşamak içinse her şeyden önce yiyecek, içecek, barınak, giysi ve daha başka şeyler gerekir. O halde, ilk tarihsel eylem, bu ihtiyaçları karşılayacak araçların üretimidir; maddi yaşamın kendisinin üretimidir. Ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için gün be gün, saat saat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur.” (alman ideolojisi, sayfa 36)

Dolayısıyla tarihi yapan insan üstü güçlar varsaymak kadar, insanların tarihi kafalarına göre ya da anlaşılmaz sayiklerle yaptıklarını düşünmek de saçmadır. Maddi yaşamın üretimi, tarihin anlaşılabilmesi için ölçülebilir, tartışılabilir bir temel sağlar. Bu temelin varlığı, insanların birer kukla olmalarını gerektirmez.

“insanlar kendi tarihlerini kendileri yapar; ama onu özgür iradeleriyle değil, kendi seçtikleri koşullar altında değil, dolaysız olarak önlerinde buldukları, verili, geçmişten devrolan koşullar altında yaparlar.” (louis bonaparte’ın 18 brumaire’i, sayfa 15)

“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (ekonomi politiğin eleştirisine katkı’nın önsözü, sayfa 9)

Aslında Marx, Popper’ın kendisine yüklediği görüşlerin tam tersini savunmuştur. Genç hegelcilerle yürüttüğü tartışmaları ve Hegel’in kendisine karşı eleştirilerini birazcık okuyan herkes bunu açıkça görecektir. Marx tarihin kişileştirilmesine ya da öz bilinç vs kategoriler uydurularak tarihin somut insan eyleminden bağımsızlaştırılmasına karşı çıkar.

“Tarih hiçbir şey yapmaz, ‘engin zenginliğe sahip değildir’. O, ‘çatışmalara girişmez’! Tersine, bütün bunları yapan, bütün bunlara sahip bulunan ve bütün bu çatışmalara girişen, insandır, gerçek ve yaşayan insan; hiç kuşkunuz olmasın, insanı kendi ereklerini gerçekleştirmek için kullanan -sanki kendi başına bir kişiymiş gibi- tarih değildir; tarih kendi öz erekleri ardında koşan insanın etkinliğinden başka bir şey değildir.” (Kutsal aile, sayfa 139-140)

“Yaşamı belirleyen bilinç değildir, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci yaklaşımın çıkış noktası, yaşayan birey olarak görülen bilinçtir. Gerçek yaşamla uyumlu olan ikinci yaklaşımın çıkış noktası ise, yaşayan gerçek bireylerin kendisidir; bilinç yalnızca onların bilinci olarak görülür.” (alman ideolojisi, sayfa 35)

Marksizme göre maddi koşulların belirleyiciliği, bazen sanıldığının aksine, insan eyleminin tarihteki rolünü azaltmaz, arttırır. Çünkü maddi koşullar insan müdahalesine açıktır.

“…Yani; bu tarih anlayışı, durum ve koşulların insanı yarattığı kadar, insanların da durum ve koşulları yarattığını gösterir.

Her bireyin ve her neslin verili bir şey olarak hazır bulduğu bu üretim güçleri, sermaye kaynakları ve toplumsal ilişki biçimleri toplamı, filozofların “töz” ve “insanın özü” olarak tasavvur edip, tanrılaştırdıkları ve savaştıkları şeyin gerçek temelidir.” (alman ideolojisi, sayfa 45)

Tersinden, somut maddi ilişkilerin merkeze konulmaması, tarih yazımını gerçek insan faliyetinden kopardığı için aşkın güçlere yer açar, hatta onlara başvurmayı zorunlu kılar.

“Günümüze kadarki tüm tarih anlayışı, tarihin bu gerçek temelini ya tamamen görmezden geldi, ya da onu tarihin akışıyla hiçbir ilgisi bulunmayan tali bir mesele olarak gördü. Bu yüzden tarih, daima kendi dışında bulunan bir ölçüte göre yazılmak zorundaydı.” (alman ideolojisi, sayfa 47)

Yani, içinde bulunulan çağın egemen sınıfının önyargılarına göre, dine göre, “ölümsüz ahlak ilkelerine” göre, vs. Hegel’de bu dışsal ölçütü sağlayan mutlak tindir. Popper’da, açık toplum ideali…

Hegel’e yönelttiği abartılı öfkesine rağmen Popper ona bazı açılardan, Marx’ın olduğundan daha yakındır.

Popper, tüm tarihi açık toplumcu güçlerle kapalı toplumcu güçler arasındaki mücadelenin belirlediğine inanırdı. Bu, iki düşünce arasındaki bir mücadeleden başka bir şey değildir. Düşünce alanından kaynaklanıp somut siyaset alanını belirleyen hatta kanlı savaşlara neden olan bu mücadelenin temelinde, marksizmde olacağının aksine, somut maddi çıkarlar gibi ölçülebilir ve tartışılabilir akılcı bir neden yoktur. dünyayı öyle algılayanlarla böyle algılayanlar arasındaki, saf düşünceden kaynaklanan bir savaştır bu. Gerçi bu düşünceler bireylerin düşünceleridir, Popper insanlar aracılığıyla kendini gerçekleştiren düşüncelerden falan söz etmez ama, aynı yolu alternatif bir patikadan kateder. Sonunda ulaştığı yer, idealist içeriği bakımından hegelinkiyle komşudur. Hegel, tarihi kendisine hoş gelen prusya monarşisine ulaştırıp orada durdurmak için mutlak tini yardıma çağırmıştı. Popper 20. Yüzyılın ABD’sine ve ingiltere’sine ulaştırıp orada durdurmak için açık toplum idealini tarihin devindirici gücü yaptı. Popper’a göre düşünceler bireylerin düşünceleridir ama, bireylerin davranışları anlaşılamayacağından ve de birbirlerinin amaçlanan sonuçlara varmasını engellediklerinden, geriye yönsüz, anlaşılamaz bir kaos bırakarak sahneden çekilirler. Bu kaosa anlam veren tek şey, maddi zeminden güç alması gerekmeyen açık ve kapalı toplum düşünceleridir. Düşünceler böylece somut insanlardan bağımsızlaştırılmış olur. elbette tıpkı hegelci kurgularda olduğu gibi bu kurguda da, düşünceler kendileri sahaya inip dövüşemeyeceklerinden, onlar adına ve onlar için dövüşecek insanlara ihtiyaç vardır. Hegelcilikteki, tarihin ruhunun kendilerinde somutlandığı büyük adamlar gibi Popper’da da, büyük filozoflar ve bazen de siyasetçiler kendilerine verilen bu görevi yerine getirirler. Bazıları Platon, Hegel ve marx gibi kötülük timsali olarak sivrilirken, Sokrates ve Perikles gibi başkaları da battalın oğlu misali kötülerin karşısına dikilirler. Özetle bireylere dair onca lafa rağmen popper için tarih, düşüncelerin savaşımlarıyla biçimlenir. Tıpkı zamanında genç hegelcilerin yaptığı gibi, Popper da insanların kafalarındaki yanlış” düşüncelere karşı savaşır. Marksizm ise hegelcilerin ve popper’ın aksine, esas olarak düşünceleri değil, o düşünceleri yaratan maddi zemini değiştirmek için savaşır.

Sık sık bireyden söz etmesine, bireyi göklere çıkarmasına rağmen popper’ın bireyden anladığı, gerçek dışı bir kurgudan ibarettir. Birey, ya da insan deyince Popper’ın aklına, belirli koşullar altında yaşayan somut bireyler yerine, burjuva düşünce geleneğinin yarattığı ideal birey soyutlaması gelir. Ve Popper bu soyut insan bireylerinin, özgür olabilmeleri için her türlü zorunluluktan kurtulmuş olmaları gerektiğine inanır. Bu nedenle insanların maddi koşulların belirlediği bir çerçevede eylemde bulunduklarını duyduğunda bunun, özgürlüğün ortadan kaldırılıp insanın bir takım aşkın güçlere tabi kılınması olduğunu sanır.

Marx ve Engels ise tarihin bazı soyutlamalarca belirlendiği düşüncesine karşı çıkmışlardır. Bu soyut kategorilerin tanrı, bazı idealler, kendini gerçekleştiren mutlak tin veya büyük harfle “Birey” olması bir şeyi değiştirmez. tarihe dair gerçek bir açıklama, gerçek insanları ve onların somut ilişkilerini incelemelidir.

“Bu yaklaşım tarzının öncülleri insanlardır; ama herhangi düşsel bir yalıtılmışlık içindeki değişmez insanlar değil, belirli koşullar altındaki gerçek, ampirik olarak kanıtlanabilir gelişim süreçleri içindeki insanlardır.” (alman ideolojisi, sayfa 35)

“Toplumsal yapı ve devlet daima belirli insanların yaşam süreçlerinden doğup gelişir; fakat bu bireyler, kendilerinin ya da başkalarının kafalarında canlandırdıkları bireyler değil, gerçek, yani eylemde bulunan, maddi üretim yapan bireylerdir; dolayısıyla, kendi iradelerinden bağımsız belirli maddi sınırlamalar, ön kabuller ve koşullar altında çalışan bireylerdir.”

…“Sahip oldukları tasavvurları, fikirleri vb. üretenler insanların kendileridir; yani, üretici güçlerinin belirli bir gelişim düzeyi ve bu düzeye karşılık gelen -en ileri biçimlere varıncaya kadar- maddi ilişkileri tarafından koşullanan gerçek, aktif insanlardır. Bilinç, asla bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz; insanların varlığı da onların gerçek yaşam süreçleridir.” (alman ideolojisi, sayfa 34)

Marksizmde sınıf kategorisi, gerçek, yaşayan bireylerin somut durumlarının bir soyutlamasından ibarettir. İnsanların uymak zorunda oldukları önsel ve aşkın bir kategori değildir. Aslında “Birey” diye aşkın bir kategori tasarlayıp, somut insanların bu tarih dışı bireyin varsayılan davranışlarını yerine getireceğine inanan Popper’dır. Bireyler, soyut ve ideal bireye göre değil, kendi somut koşullarına göre davranırlar.

“Bireyler daima kendilerinden hareket etmişlerdir; ama, elbette, ideologların kullandığı anlamda “saf” bireyden değil, verili tarihsel koşullar ve ilişkiler içinde kendilerinden hareket etmişlerdir.” (alman ideolojisi, sayfa 76)

Popper, eğer bir ekonomik zorunluluk çerçevesinde davranıyorsa bireyin bir hiç olmak zorunda olduğuna inanıyordu. Ve marksizm birey her şeydir demiyorsa, ancak birey hiç bir şeydir diyor olabilirdi. Yani Popper bu konuda da diyalektik değil metafizik düşündüğü için, dünyayı, birey toplum, özgürlük zorunluluk gibi mutlak karşıtlıklarla kavramaya çalıştığı için yanıldı. Diyalektik bakabilseydi, her şeyi böyle katı ikiliklere sıkıştırmaya çalışmayacak, belirli düzeylerde geçerli olan karşıtlıkların başka bir düzeyde geçerliliklerini yitirdiklerini, mutlak karşıt sanılan şeylerin aynı zamanda ilişkili de olduklarını kavrayabilecekti.

Tıpkı doğayla olan ilişkimizdeki gibi, insanlar ancak ona yön veren yasaları kavrayamadıkları ölçüde toplumsal akışa tabidirler. Özgürlük, yasaların kavranmasının bir sonucudur. insanlar toplumun işleyişini kavradıkları ölçüde özgürleşir, böylece toplumun gidişine etkide bulunma olanağına sahip olurlar.  Özgürleşmek budur. Maddi yasalar karşısında mutlak bir özgürlüğe kavuşmak değildir.