Marksizm Yanlışlanabilir mi?

Karl Popper’ın, marksizmin yanlışlanamaz bir kuram olduğu, dolayısıyla bilimsel olmadığı yolundaki iddiaları, bu kadar tartışma yaratmasalar, ciddiye alınacak şeyler değildir. Çünkü bir kere, yanlışlanabilirlik ölçütünün kendisi, 2. Bölümde gösterdiğimiz gibi, işe yarar bir ölçüt değildir. Buna dayanarak marksizmi çöpe atacaksak, bütün bilimi atmamız gerekir.

Ayrıca Popper’ın marksizme yönelik eleştirilerinde inanılmaz bir tutarsızlık bulunur. Popper bir taraftan marksizmin yanlışlanamaz olduğunu söylerken, bir taraftan da bir çok kez yanlışlandığını, bu nedenle çöpe atılması gerektiğini söylemiştir. Peki yanlışlanamaz olan bir kuram nasıl olup da yanlışlanabilmiştir?

Eğer yanlışlanmışsa, yanlışlanamaz olduğu hala nasıl iddia edilebilir?

Biz en iyisi, bu saçmalığı görmezden gelip her ikisini de ayrı ayrı yanıtlayalım.

Marksizm, insanların maddi yaşamlarını üretmek amaçıyla, doğayla ve birbirleriyle zorunlu ilişkiler kurduklarını, toplumsal yaşamı ve tarihi belirleyen temel etkenin bu üretim ilişkileri olduğunu söyler. Diğer bütün açıklamalar bu temel kabulün etrafında biçimlenir. Marksizme dayanılarak yapılan somut olaylara dair açıklamalar, elbette yanılgılar içerebilir. Bunun başka türlü olmasını beklemek saçma olurdu. marksistler kutsal kitap yazmadıkları gibi, her şeyi bildiklerini de iddia etmezler.

Her mantıklı insanın yapacağı gibi marksistler de, herhangi bir somut beklentileri yanlış çıktığında, neyin ters gittiğini, nerede yanıldıklarını bulmaya çalışırlar. Gerekirse kuramlarında bazı değişiklikler yapabilirler, ama hemen Popper’ın istediği gibi düzeni değiştirmekten vazgeçmezler.

Popper marksizmden, şu tarihte şu ülkede devrim olacak türünden kesin iddialar bekler. Bunları bulamayınca marksizmin her seferinde çok genel konuştuğunu, yanlışlanamaz olduğunu söyler.

Oysa marksizmin amacı olay tahmin etmek değil, toplumsal işleyişi anlamaktır.

Marksizmin temel varsayımlarının yanlış olduğu düşünülüyorsa, onları bilimsel tartışma yoluyla çürütme yolu, bilgisine güvenen herkes için açıktır. Karl Popper bunun yerine, kimsenin karşılayamayacağı ölçütleri marksizmden bekleyerek bu işi kısa yoldan halletmeye çalışmıştır.

Popper kuramların süreç içinde ekler yapılarak geliştirilmesini yasaklar. Marksizmin yeni durumlara dair yeni açıklamalar geliştirmesi Popper’a göre bilimsel dürüstlüğe sığmaz. Sorguladığı kişiden yalnızca evet ve hayır yanıtlarını isteyen, başka hiç bir ek açıklamaya izin vermeyen bir polis gibidir Popper. Bu yöntem kullanılırsa, kişinin ağzından tam da kendisini mahkum ettirecek ifadeyi almak, deneyimli bir sorgucu için hiç zor değildir. Marksizm yeni gelişmelere göre açıklamalarını geliştirmeseydi şimdiye kadar gerçekten de Popper’ın istediği gibi çöpe gitmiş olurdu. popper ancak köşeli, takır tukur, esneklikten uzak, dolayısıyla da en fazla tek kullanımlık olabilen kuramlara bilimsel sıfatını yakıştırabilir ama bilim öyle bir şey değildir.

Peki ya marksizmin yanlışlandığı somut örnekler?

Bu konuda Popper’ın öne sürdüğü iki örneğe değinelim.

Birincisi, Popper marx ve Engels’in ilk sosyalist devrimi merkez kapitalist ülkelerden beklediğini, ama devrimin rusyada gerçekleştiğini, bunun da marksizmi yanlışladığını savunmuştur.

Doğrusu bu, komik bir düşüncedir.

Öncelikle marx ve engels, en yüksek olasılığın, devrimin en gelişkin kapitalist ülkede başlaması olduğunu düşünmelerine rağmen, kuramsal bir olasılık olarak, özel siyasal koşulların bir araya gelmesi sonucu geri kapitalist ülkelerden de başlayabileceğini, bu ülkelerin bazı aşamaları atlayabileceğini açıkça söylemişlerdir. 1850’lerde sözünü ettikleri geri ülke almanya, 1880’lerde ise rusyaydı. Demek ki 1917 devrimi, marx ve engelsin hiç ihtimal vermediği değil, olasılığını düşük gördüğü bir olaydı. Hatta bu açıdan marx ve engels’in, rusyadaki devrimi bir olasılık olarak 40 yıl önceden öngördükleri bile söylenebilir. Kaldı ki marx ve engels devrimin ilk nerede olacağı konusunda tamamen yanılmış olsalardı bile bu, marksizmin temellerini sarsacak önemde bir yanılgı olmazdı. Çünkü marksizmin amacı, yukarıda da söylediğimiz gibi olay tahmin etmek değildir. Marx ve engels, devrimin yolunu açmak için toplumun işleyişini anlamaya çalışıyorlardı; kehanetler kitabı yazmaya çalışmıyorlardı. Üstünlükleri de iyi olay tahmin etmekten gelmez. marksizmi, hiç bir zaman yapmaya çalışmadığı şeyleri yapamadığı için suçlamak saçmadır.Marksistler pratik siyasal mücadele verirken, zorunlu olarak siyasal gelişmeleri öngörmeye çalışırlar. Ama bunun için marksist olmaya gerek yoktur. siyasal mücadele veren herkes bunu yapmak zorundadır.Marx ve Engels 1870’lerin sonları ve 1880’lerde rusyadaki devrim olasılığından söz ederken, elbette yalnızca o ana kadarki verilere dayanarak konuşuyorlardı. Geleceğin henüz ortaya çıkmamış verilerine sahip değildiler. Marksistler gelecekteki olayları bildiklerini iddia etmezler. Marksizm toplumun işleyişini anlamak için bir yöntemdir. tarihin akışındaki ana eğilimleri anlamaya çalışır, tarihi ayrıntılarıyla modelleyip her olayı önceden bilmeye çalışmaz. Popper’a inanacak olursak marksistler, önce bütün tarihi masa üstünde açıkça görüp, sonra ne olacağını bilmenin gücüyle harekete geçmek isterler. Elbette böyle bir marksizm yoktur. Tarihin gidişi, eğer biz onu anlayabilirsek değişir. Çünkü biz de tarihin içindeyiz ve eylemlerimiz, geleceği biçimlendiren etkenlerden biridir.

Ayrıca ekim devriminin marksizmi yanlışladığını savunanlar, ekim devrimini yapanların marksistler olduğunu unutuyor. Marksizm dogmatik bir düşünce değildir ve zaman içinde gelişir. 19. Yüzyılın sonlarında kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşması, marx’ın döneminde var olmayan yeni koşullar ortaya çıkarmıştı. Dönemin marksistleri yeni duruma, kuramlarını geliştirerek yanıt verdiler. Bu konuda Lenin’in ve başkalarının önemli katkıları oldu. O dönemde marksizm içinde yürütülen tartışmaları elbette burada anlatmayacağız. Ama dönemin kuramsal gelişmelerini en iyi kavrayıp siyasal mücadelesine yansıtabilen, kuramla siyasetin bağını en iyi kurabilen Lenin oldu. Kendi yaptığı devrim, Lenin için bir sürpriz değildi. En az 15 yıldır bunun olabileceğini öngörüyordu ve bütün siyasetini bu olasılığa göre şekillendirmişti. Aslında ekim devrimi, marksizmin Popper’ın istediği gibi olmamasının bir sonucudur. Marksistler doktriner olsalardı, ekim devrimini asla gerçekleştiremezlerdi.

İkinci örnekse şöyle. Popper marx’ın, kapitalizm içinde zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek artacağını öngördüğünü, ama bunun doğru çıkmadığını, kapitalizmde işlerin kötüye değil iyiye gittiğini söylemiştir. Marx’ın bu konudaki öngörülerinin doğru çıktığını ayrıca kanıtlamaya gerek duymuyoruz. Bunu bugün, burjuva ekonomistleri bile kabul ediyor. İçinde yaşadığımız dünyada ne olup bittiğinin biraz olsun farkında olan biri bu iddiaya gülüp geçer. Düzeni ayakta tutmaya çalışan propagandacılar bile epeydir, kapitalizm içinde işlerin iyiye gittiğini ya da gideceğini söylemek yerine her şeyin kötüye gitmesinin kaçınılmaz ve normal olduğunu, buna alışmak gerektiğini söylüyorlar. o kadar distopya filmi boşuna çekilmiyor.

Kapitalizmin döngüsel krizleri marx’ın öngördüğü gibi her seferinde daha fazla derinleşmiş olarak tekrarlanıyor. Hatta artık krizler geçici süreler için bile aşılamaz hale geldi. Kapitalizmde işler tam da marx’ın öngördüğü yönde gitti. Bugün hiç olmadığı kadar çok sermaye, hiç olmadığı kadar az elde toplanmış durumdadır. Emek verimliliğindeki büyük artış, zenginlik getirebilecekken aksine yoksulluk nedeni oluyor. Bugün kapitalizm insanlığa eskisinden de daha az şey vadedebiliyor. Pandemi bunu daha da açık gösterdi. Bu kadar olanağın içinde kapitalizm, en gelişmiş ülkelerde bile halkı doğru dürüst aşılayamadı. Patronların karları azalmasın diye işçileri salgın koşullarında çalıştırıyorlar. Tam bir karantina uygulansaydı çoktan yok olup gitmiş olacak olan salgın, kapitalizm nedeniyle hala can alıyor. Kapitalizmde işler iyiye falan gitmedi.

Popper’ın bugün bize bu kadar saçma görünen bu iddiayı ortaya attığı dönem 20. Yüzyılın ortalarıydı. O dönemde merkez kapitalist ülkeler, sovyetler birliğinin ve kendi ülkelerindeki işçi sınıfının baskısı altında halka bir ölçüde taviz vermişlerdi. Sovyetler birliği, daha önce bir hayal olarak görülen kamusal hakları ve eşitliği hayata geçirmeye başlayınca dünyada çıta birden yükselmişti. Marx’ın zamanında işçiler, iş gününü günde 18 saatten 14 saate indirmek için bile yıllarca süren kanlı mücadelelere girişmek zorunda kalıyorlardı. Emeklilik hakkı falan zaten hayaldi. Sovyetler birliği bir anda 7 saatlik iş gününü, ücretsiz eğitim ve sağlığı hayata geçirince batıdaki burjuvalar da bu hakların en azından bir bölümünü tanımak zorunda kaldılar. Zaten dünyanın geri kalanını karlı biçimde sömürdükleri için bu tavizleri verecek paraları da vardı. Popper’ın gördüğü iyileşme yalnızca bir kaç ülkeyle sınırlıydı ve onu da sağlayan kapitalizm değil, komünizmin kapitalizm üzerindeki baskısıydı. Bugün sovyetler birliği olmadığı için kapitalizm normalde olması gerektiği gibi işleyebiliyor. Yani öngörüsü haksız çıkan, marx değil Popper olmuştur.