Marksizm hakkında Söylenen 5 Yalan

Engels "Anti-Duhring Teorisi"ni yazarken Ding Yilin 2018 Yağlıboya Resim

İki yüz yıldan fazla bir süredir Marx’ın öğretilerini çürütmek ve itibarsızlaştırmak için yapılan girişimlerin ardı arkası kesilmiyor. Bu girişimler çoğu zaman sanrılara, uydurmalara ve yalanlara dayanıyor.

Bu yazıda Marksizm hakkındaki en sık dile getirilen beş yalanı inceleyeceğiz.

Yalan 1: “Marksizm bir dindir”;

Marksizm’e yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri de onu dinle karşılaştırmaktır. Ancak böyle bir değerlendirme gerçekle hiç uyuşmuyor.

Din idealist bir dünya görüşüdür, temel özelliği ise tanrılar, ruhlar, paralel dünyalar ve benzeri doğaüstü varlıklara veya şeylere inanmaktır. Bununla birlikte, dogmalar, yani şüphe edilemeyecek veya değiştirilemeyecek hükümler dinin temel özelliğidir.

Dinin aksine Marksist kuram kör bir inanç gerektirmez, aksine bilgi ve dünyayı anlamayı gerektirir. Marksizm, var olan gerçekliğin bilimsel tahliline, yani materyalizme dayanır ve toplumsal gelişmenin nedenlerini doğaüstü bir sağlamada değil, toplumsal yaşamın maddi koşullarında görür.

Marksizm toplumun, doğanın ve insan düşüncesinin gelişim yasalarını inceleyen ve bu incelemeden de dünyanın devrimci dönüşümüne ihtiyaç olduğu sonucuna varan bir bilim dalıdır. Sonuçta, dinle herhangi bir ilgisinin olmayan Marksist kuram aynı zamanda her türden dinciliğin de istikrarlı bir hasmıdır.

Yalan 2: “Marksizm ütopiktir”;

Marx’ın öğretisi genellikle ütopyacılıkla, gerçeklikten kopuk olmakla ve ideal bir toplum tasarlamakla suçlanır. Ancak bu tür ifadeler Marksist kuramı yansıtmamaktadır.

Öncelikle, Marksist eserlerin çoğu, geçmişin incelenmesine ve modern toplumun siyasi, kültürel ve ekonomik süreçlerinin kapsamlı tahliline ayrılmıştır. Bu eserler, kapitalizmin ebedi olmadığı ve sonrasında yeni bir sistemin -komünizmin- geleceği sonucuna varan Marx’ın modern kapitalizmin gelişim yasalarına dair incelemelerini ve tanımlarını temel almaktadır.

İkincisi, üretim araçlarında toplumsal mülkiyetin gerekliliği emeğin sosyal doğasından kaynaklanmaktadır ki, kapitalizmde zaten yüzlerce ve binlerce insanın merkezi bir yönetimi olan işletmelerde bir araya gelmiş olması bunu doğrulamaktadır. Dahası Marksizmin bahsettiği refah, üretici güçlerin modern gelişimiyle son derece mümkündür.

Diğer taraftan komünizm hiç de ideal toplum anlamına gelmemektedir. Başka bir toplumsal sistem, toplumun gelişimin bir sonraki aşaması kendi sorunları ve çelişkileriyle var olacak.

Üçüncüsü, Büyük Ekim Devrimi’nin zaferi ve dünyanın ilk sosyalist devletinin inşası, bilimsel komünizmin zaferine işaret etti ve doğruluğunu uygulamada kanıtladı. SSCB komünist toplumun sadece ilk aşamasını inşa edebilmesine rağmen, başarısı insanlık tarihinin bütün seyrini etkileyebildi.

Marx ve Engels’den önce komünizm gerçekten bir ütopya gibi görünüyordu. Ancak onların keşfettiği evrensel gelişim yasaları, tarihsel sürecin yasaları ve kapitalist sistemin doğasının tahlili sayesinde komünizm bilimsel bir temele yaslandı. Marksist kuramın yardımıyla komünizm hayalci gibi bir zihnin ürünü olmaktan çıktı, gerçekliğe dair yapılan çalışmalardan türetilen bilimsel bir gelecek tahmini haline geldi.

Yalan 3: “Dünyayı sınıflara bölmek Marx’ın bir icadıdır”

Aynı şekilde yaygın olan bir başka efsane, insanların sınıflara yapay olarak bölünmesinin Marx’ın bizzat icat ettiği yolundaki iddiadır.

Fransız burjuva tarihçileri Augustin Thierry ve François Guizot bile karşıt sınıfların kendi çıkarları doğrultusunda verdikleri mücadeleyi yazmışlardır. Ancak onların kuramlarını sonuçlandıran ve sınıfların kökenini açıklayarak bu sınıfların nesnel çıkarlarını ortaya koyan Marx olmuştur.

“Bana gelirsek, modern toplumdaki sınıfların varlığının veya aralarındaki mücadelenin keşfedilmesinin şerefi bana ait değil. Benden çok önce burjuva tarihçileri bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimini ve burjuva iktisatçıları da sınıfların mali ekonomisini anlatmışlardı. Benim yeni olarak ortaya koyduğum şeyler şunlardır: (1) sınıfların varlığının sadece üretimin gelişiminde belirli tarihsel aşamalarla bağlı olduğunu (üretimin gelişmesinin tarihi), (2) sınıf mücadelesinin mutlaka proletaryanın iktidarına götüreceğini,[1](3) bu iktidarın ise tüm sınıfların kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçiş anlamına geldiğini kanıtlamak. (Karl Marx. Marx’dan Joseph Weydemeyer’e New York’ta, 5 Mart 1852)

Yalan 4: “Marksizm ulus karşıtıdır”;

Milliyetçiler, Marksizmin uluslara karşı olduğunu iddia ediyor ve insanları bu kültürel kimliklerden mahrum bırakmak istediğini öne sürüyor.

Buna cevap olarak, öncelikle, Marksizmin ulusların esasını, kökenlerini ve bunlardaki hâkim bakış açılarını kapsamlı bir şekilde incelediği söylenmelidir. Komünistler, ulusal çatışmaların kapitalizm tarafından üretildiği ve bu çatışmaların ancak kapitalist sistemin kendisiyle birlikte ortadan kaldırılacağı sonucuna varmaktadırlar.

Marksist kuramın ayrılmaz bir parçası da proleter enternasyonalizm ilkesidir, yani uluslararası sermayeye karşı mücadele için tüm ülkelerin emekçiler uluslararası bir dayanışma yürütmeye çağrılmaktadır.

Marksizm, burjuva milliyetçiliğinin aksine, herhangi bir ulusal baskı karşısında halkların eşit bir ittifakını koşul olarak öne sürer ve her ulusun kendi gelişim sürecinin özelliklerini dikkate alır.

Yüzlerce ulusal kimliğin barış içinde bir arada bulunduğu, kimliklerinin ve kültürlerinin devlet düzeyinde desteklendiği SSCB örneğini, yani SSCB’nin ulusal politikasını Marksist enternasyonalizm ilkelerinin uygulanmasına örnek olarak örnek verebiliriz. 1920’lerde Sovyet hükümetinin yerellik politikası, ulusların kültürel özelliklerinin korunmasına destek oldu.

Bütün uluslarda işçiler çoğunluğu oluşturmaktadır. İşte bu yüzden bir ulusun gerçek çıkarları emekçi sınıfın çıkarlarının ta kendisidir. Emekçileri yoksulluğa ve cehalete mahkum edilen bir ulusun kültürünün gerçek anlamda gelişmesi mümkün değildir. Çok yönlü bir ulusal kalkınma için emekçilerin sermaye baskısından kurtulması şarttır.

Yalan5: “Marksizmin modası geçti”

Pek çok eleştiri Marksizmin güncelliğini kaybettiği, artık eskidiği yönündedir. Bu eleştirilere göre ortada bir proletarya sınıfı kalmadığı için bir devrim de olanaksızdır. Proletarya. Bununla birlikte, proletarya kelimesi, genellikle basit kol gücü anlamında kullanılmaktadır. Bu durum da başka bir yanılgıdır.

Marksist ekonomipolitiğin de ortaya koyduğu üzere, ücretli emek ve sermaye arasındaki ilişkiye dayanan modern toplum hâlâ kapitalisttir.

Otomasyon gibi görünürdeki kimi farklılıklara rağmen, insanın insan tarafından sömürülmesi halen devam ediyor, bu sömürü daha örtük ve kılık değiştirmiş bir hale geliyor. İşçinin yarattığı ürünlerin önemli bir kısmı, kâr olarak hâlâ kapitalistlerin hanesine yazılıyor.

İkincisi, proleter sadece bir makine başında veya elinde balyozla çalışan kişi değildir. Günümüz işçisi ile geçmiş dönemlerdeki işçi arasında her ne kadar emeklerinin doğası açısından farklılıklar bulunsa da üretim araçlarına sahip olmamaları açısından bir fark yoktur. Günümüz işçisi de maaşlı olarak işe girmektedir ve emeği sömürülmektedir. Dolayı proletaryanın sınıfsal özü aynı kalmıştır. İşte bu yüzden işçiler tarihin ana itici gücü olmaya devam etmektedir.

Marksizme karşı sürekli sel gibi eleştiri yapılmasının, Marksizmle ilgisi bulunmayan yalanlar üretilmesinin tek nedeni kapitalistlerin Marx’ın öğretisine duydukları nefrettir. Çünkü bu öğreti onlar için en büyük tehdidi oluşturmaktadır.

Marksist kuram kapitalizme karşı istikrarlı bir mücadeleyi ilan etmiş, ona karşı zafere giden yolu göstermiş ve ilk işçi devletinin kurulmasına yol açmıştır.

Marksizm, modern toplumun temellerini en doğru şekilde inceleyip tahlil ettiği için güncelliğini yitirmedi. Kimi karşılıklar eskiyebilse de bilimsel araştırmaların yeni tanımlamaları, hükümleri ve kavramları Marksizmi işçi sınıfının sürekli gelişen devrimci bir öğretisi yapmaktadır.

Çeviri: Sertaç Canbolat