Komünizm Hakkında Söylenen Yalanlar

Komünizm hakkında bir sürü yalan ve ön yargı ortalıkta dolaşıyor. Bazıları komünizmin daha iyi bir geleceğe yönelik dayanaksız bir ütopya olduğunu düşünüyor. Bazıları ise komünizmi, herkesin bir örnek giyinip askeri törenlerdeymiş gibi yürüdüğü, iradenin baskı altında tutulduğu bir diktatörlük olarak hayal ediyor.
Komünistlerin topluma vaatleri ve mücadeledeki amaçları hakkında en küçük bir bilgiye sahip olmayan iki yüzlü kişiler, propagandasını yaptıkları klişelerin ve basmakalıp düşüncelerin ötesine geçemezler, bu propagandalarının da gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi yoktur.
Komünizm hakkında en sık duyulan yalanları ele alacak ve bunların aslında ne işe yaradığına bakacağız.

1. Yalan: Komünizm bir diktatörlük sistemidir
Komünistlere yöneltilen ithamların en sık karşılaşılanı, Batılı ülkelerin demokratik niteliklerinden yoksun olduklarıdır. Bu ithama göre, komünistler her türlü hak ve özgürlüğü baskılayarak tüm iktidarı bir diktatöre verirler.
Oysa tam aksine, burjuva demokrasisi baştan ayağa iki yüzlülükle dolu bir illüzyondur. Burjuvanın anladığı “özgürlük” zenginlerin kendi yalanlarını topluma medya aracılığıyla hiçbir sınırlamaya tabi olmadan yaymasından; fabrikalara, üniversitelere, toprağa ve her türlü lükse kendi şahsi malları olarak sahip olma özgürlüklerinden ibarettir. Kapitalistler için özgürlük, işçileri insafsızca sömürme, kendilerine karşı çıkmaya cesaret edenleri sınırsızca cezalandırma özgürlüğünden başka bir şey değildir.

En “demokratik” kapitalist ülkelerin kanunlarında bile, iktidar sahibi kapitalistlerin her türlü sözde özgürlükçülüğü silip süpürebilecekleri, silahlı kuvvetlerini işçi sınıfına karşı kullanabilecekleri, sıkı yönetim ilan edebilecekleri, “toplum düzeninin bozulması”, yani işçilerin sermaye karşısındaki kölelikten kendilerini kurtarmaya kalkması halinde, bir zamanlar o ağızlarını doldura doldura övündükleri tüm hak ve özgürlükleri rafa kaldırabilecekleri fırsatlar sağlayan düzenlemeler bulunuyor.
Kapitalizmde kapitalistler, “demokrasi ve özgürlük” söyleminin vitrin mankeni konumundaki parlamenter sistemin çeşitli görünümleri sayesinde diktatörlüklerini gizlerler. Parlamenter sistemin bir işlevi de kitlelerin ikna edilmesidir; kitleler, kapitalistlerin çıkarlarını korumak üzere işleyen iktidar aygıtını durdurmaktan bu sayede caydırılır.

İktidarın işçi sınıfının eline geçmesi, yani diğer bir deyişle proletarya hakimiyetinin kurulması için kapitalistlerin diktatörlüğünün yani özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerekmektedir. İşçi iktidarı, yani çoğunluğun yönetimi, tarihte var olmuş bütün burjuva yönetim biçimlerinden daha demokratiktir. Kapitalistler tarafından çalışanların emeğinin sömürülmesiyle elde edilmiş refah ve zenginlik, proletarya iktidarı tarafından emekçi kesimlere iade edilir.
İşçi sınıfının iktidarı almasıyla temel insan hakları, sosyal, ekonomik ve siyasi hayata tam katılım gibi daha geniş haklar burjuva demokrasilerindeki gibi göstermelik olarak değil, tam olarak elde edilir. Bu haklar, bir burjuva demokrasisinde sadece oy atma hakkına sahip olan büyük çoğunluğun asla sahip olamayacağı haklardır.

Sosyalizmde demokratik özgürlükler, patronunun yararına değil, herkesin yararına çalıştığına bilen insanlara, yani çoğunluğa aittir.
Ancak sosyalizm, insanoğlunun gelişimindeki son aşama değildir. Bilinçli ve özgür işçilerin sınıf, özel mülkiyet, insanın insana kulluğu olmaksızın yaşadıkları bir topluma, yani Komünizme giden yoldaki ilk adımdır.
Komünizmde insanoğlunun yararı için gereken emek ilk bilinçli ihtiyaç olacak ve her bireyin yetenekleri toplumun bütünü için mümkün olan en verimli şekilde kullanılacak.
Gelecekteki Komünist toplumda, kamu idaresine tüm vatandaşlar katılacak. Sosyalist işçi devleti nihai hedef olarak kendisini sönümlendirerek yerini gerçek anlamda halkın kendini yönetmesine bırakacak ve karmaşık siyasi iktidar aygıtını gereksiz hale getirerek gerçek tam demokrasiye geçişi sağlayacak.

2. Komünizm “Tektipleştirir”
Komünizmin her şeyi “aynılaştırdığı, tektipleştirdiği”, kişisel ihtiyaçları ve bireylerin özel hayatları ve taleplerini tekilleştirdiği iddiasını duymuşsunuzdur. Kapitalistlerin propagandasında bu tür yalanlar yaygın şekilde kullanılır ancak ne Komünizmle ne de Marksizmle uzaktan yakından alakaları yoktur.

Komünistler, tam eşitlik derken bireysel ihtiyaç ve yaşam tarzlarının eşitlenmesinden bahsetmemektedir. Eşitlik, sınıfların toplumsal-ekonomik ayrımını kesin olarak ortadan kaldırmaktan ibarettir.

Marksizm tüm emekçilerin sömürüden kurtulmasını, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını, herkese iş güvencesini, iş konusunda emekçiler nasıl ki eşit derecede sorumlu iseler elbette haklarının da eşit derecede güvencede olmasını savunur. şunu demek istiyoruz; Barınma, sağlık, eğitim gibi konular burjuva demokrasilerinde kişilerin şahsi sorunudur ama Marsizm’de vatandaşların “temel hakkı”, devletin ise “temel ödevidir”.

Marksizm aynı zamanda insanların zevk ve ihtiyaçlarının ne sosyalizm ne de komünizm dönemlerinde nitelik veya nicelik açısından eşit olamayacağı gerçeğini göz ardı etmez.

Marksist açıdan kabul edilen bu gerçekler eşitlik idealini savunan diğer hiçbir görüşte göz önünde bulundurulmaz.

Marksizmin eşitlik vurgusu üzerinden komünizmin tüm toplumun tüm ihtiyaçlarının tekdüzeleştirilmesini gerektirdiğini, bireylerin kişisel zevk ve özel yaşamlarını göz ardı ettiğini iddia etmek, Marksist planlara göre herkes aynı kıyafetleri giyeceğini ve aynı yemekten aynı miktarda yiyeceğini ileri sürmek Marksizm – Leninizm’in ilkelerini ve komünist planlamayı kötü göstermek üzere yapılan bir çarpıtmadan başka bir şey değildir.

3. Komünizm kıtlığa neden olur
Komünizme ve sosyalizme karşı yöneltilen yalanlardan en çok tekrarlananı belki de budur. Güya planlı ekonomi kaçınılmaz şekilde ürün eksikliğine, yani kıtlığa neden olurmuş.
Sermaye uşakları bu iddialarının kanıtı olarak Sovyetler Birliğinin Perestroyka (sosyalist ekonomik sistemin neden olduğunun iddia edildiği ekonomik buhran) dönemini gösterir.

Gerçekte ise komünizm ve sosyalizmin ürün kıtlığıyla hiçbir alakası yoktur. Sosyalist üretim, tüm insanların ihtiyaçlarını en üst düzeyde karşılamak için gerekli bolluğu yaratmaya dayanır.

Küçük kapitalist ülkelerin aksine, SSCB’de tam üretim bağımsızlığı bulunuyordu. Ülkede, sosyalist ekonomi sayesinde gereken tüm ürünler tamamen yerel olarak üretiliyor, üretilecek ürünler seçkin bir azınlığın moda zevkine göre değil, insanların gerçek ihtiyaçlarına göre belirleniyordu.

SSCB’nin yaşadığı tarihi kıtlık ise kamu mülkiyetine dayalı sosyalist ekonominden kaynaklı olarak değil, planlı ekonomiye serbest piyasa öğelerinin dahil edilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır; yani iddiaların tersi doğrudur. Bu uygulama 1965 yılında Kosigin reformlarıyla başlamış, nihayetinde kamu mülkiyetinin, yani sosyalist planlı ekonominin tamamen ortadan kaldırılmasına kadar varmıştır.

1985-1991 yılları arasında gerçekleştirilen piyasa reformları planlı ekonominin tüm emeklerini boşa çıkararak kapitalist düzenlemeleri tekrar yürürlüğe koymuştu. Sovyet sanayi ve kolektif çiftlikler yine de devasa miktarlarda üretim yapabiliyordu ama üretim artık Sovyet mağazalarının raflarını doldurmuyordu.

Serbest piyasanın giderek artan nüfuzu ve dış ticarette devlet tekelinin ortadan kaldırılması yüzünden bir zamanlar esasen yurtiçi ihtiyacın karşılanmasında kullanılmak amacıyla üretilen emtia artık yüksek fiyatlarla ve kâr hedefiyle yurtdışına ihraç ediliyor ve Sovyet vatandaşları temel ihtiyaçlarını bulamaz hale getiriliyordu.

Yani kıtlık ve eksiklik sosyalist planlamanın hatalarının bir sonucu değil, tam tersine, Sovyetler’i perestroyka adı altında kapitalist ekonomiye hazırlama ihaneti bunun gerçek sorumlusudur. Bunun da sorumlusu elbette Sovyetler’in o dönemdeki yönetimidir.

4. Yalan Komünistler mallarımıza el koyacak

Komünistlerin insanların sahip olduğu her şeye el koymak istedikleri yalanı patronlar tarafından kasten ortaya atılan bir iftiradır. Bu iftira sayesinde, işçilerin, sahip olabildikleri o küçük mülkleri de kaybetmekten korkmaları hedefleniyor. Kapitalistler aynı yalanla küçük burjuvaları, aydınları ve sınıf atlama potansiyeli bulunan işçileri de kendi anti-komünist plan ve programlarına dahil edebiliyorlar.

Gerçekte ise komünistler ancak ve yalnızca üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldırmak ister. Kapitalizmde insanın insanı sömürmesinin de kulluğunun da temelinde üretim araçlarındaki özel mülkiyet yer almaktadır.

Komünistler üretim araçlarının, yani malların üretildiği fabrikaların, satıldığı marketlerin, çiftliklerin ve diğer şeylerin toplumun tamamına ait olması ve tüm malların kamuya ihtiyaç oranında ve adil şekilde bölüştürülmesi gerektiğini ifade eder.

Sosyalizmde kişisel mülkiyet hakkı, yani verilen emeğin karşılığında elde edilecek gelir, tüketim malları ve şahsi eşyalar kanunlarla korunur.
Bazıları “ihtiyaca göre” tabirini amiyane şekilde anlayabiliyor ve “ya ben pahalı spor arabalara veya bilmem kaç katlı yatlara katlara ihtiyaç duyuyorsam” diyebiliyor.
Bu yüzeysel yaklaşım boştur. Komünistlerin bahsettikleri gıda, giyecek, konut, ücretsiz eğitim ve sağlık gibi tüm insanlar için olmazsa olmaz nesnel ihtiyaçlardır. Komünistler açısından “temel hak” olan şeyler kapitalizmde kâr hırsıyla topluma sunulur.
Yatlara, arabalara gelirsek. Lüks yatlara “kimlerin” ihtiyacı olduğu bellidir, ayrıcalıklı hayatların “özel zevkleri” ihtiyaç sınıfına girmemektedir. Diğer taraftan “araç paylaşım havuzu” gibi toplumsal işbirlikleri bireyin hareket ve ulaşım ihtiyacını hem oldukça ekonomik bir şekilde giderebiliyor hem de bir ihtiyacı karşılıyor.
Günümüzde ulaşım hizmetleri bizlerin parayla satın aldığı, şahsi bir araca sahip olmak istediğimizde ise büyük paralar harcamak zorunda olduğumuz bir ihtiyaç. Komünizmde üretim araçlarının geliştirilmesi, emek verimliliğinin nitel olarak kapitalizmde mümkün olmadığı kadar arttırılması sayesinde herkes, her bir birey, ihtiyaç duyabileceği her malı eşit şekilde kullanabilecek.
Yani komünizm “mallarınıza” el koymayacak, aksine sahip olmak için bir ömür çalışılmak zorunda olan malları toplumdaki her bir bireyin yetenek, emek ve olanağını bir araya getirmek suretiyle toplumsal üretim ve toplumsal kullanıma açacak.

5. Komünizm bir ütopya
Komünizm kimi zaman da her türlü sorun ve çatışmanın ortadan kalktığı, mükemmel bir toplum yapısı olarak tasavvur ediyor. Bu safiyane düşünce nedeniyle komünizme yönelik en çok tekrarlanan saldırılardan biri de komünizmin gerçekleştirilmesi imkânsız bir ütopya olduğudur.
Ama ütopik komünizm kuramlarının dönemi bilfiil Marks ve Engels’in çalışmalarıyla bitirilmişti. Marks ve Engels, komünizmi bir ütopya olmaktan çıkarıp, bilimsel temellere sahip, tarihsel ve maddi gelişimin evrensel yasalarına ve ayrıca kapitalist sistem üzerinde yapılan gözlemlere dayalı bir sistem haline getirmiştir. Komünizm bu ikili sayesinde “muhtemel bir toplumu düşleyen” hayalperest akılların tekelinden kurtularak gerçekte yaşananların titiz bir incelemesiyle ulaşılan bilimsel bir çıkarıma dönüştü.
Sosyalizm ve komünizm emtianın üretim ve dağıtım süreçlerinin belirli bir şekilde yapılandırıldığı birer toplumsal sistemdir. Bu sistemlerde üretim araçları tarihte feodalizm ve kapitalizmde görüldüğü gibi iktidarı elinde tutan küçük bir azınlığa değil toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfına aittir; yani kamu mülküdür.
Sermaye taraftarlarının yalanlarının aksine, böylesi bir toplumsal sistemi oluşturmada ütopyanın zerresi bulunmaz. Tarihin ilk sosyalist devleti olan Sovyetler Birliği örneği pratikte komünizmin ütopya ve hayalden ibaret olmadığını, sosyalizm sayesinde insanoğlunun çoğunluğu için ne büyük zaferler kazanılabileceğini somut olarak ortaya koydu.
Sovyetler örneğinde, köleci bir monarşiden gelişkin bir işçi sınıfı toplumuna geçiş, tarihte eşi olmayan bir sürede sağlandı. Etkileri hâlâ hissedilen bu işçi iktidarının dünya tarihindeki yeri asla unutulmayacak.
Sovyet sosyalizmi, nesnel ve artık bugün tanımlayabildiğimiz şartlar nedeniyle çöktü. Ancak Sovyetler, işçi sınıfının savaşsız, sömürüsüz, baskısız bir toplum yaratma çabasının ilk deneyimi olarak insanoğlunun gelecekte oluşturacakları için bir model, bir prototip haline geldi. Sovyetler örneği Marksizmin ne kadar haklı ve isabetli olduğunu kanıtlamakla kalmayarak kapitalizmden kurtulduğumuzda bambaşka bir dünya yaratmanın mümkün olduğunu da ispatladı.