Komünizm Bir Ütopya mı?

Kriz ve duraklama… İnsanlığın bugünkü durumunu açıklamaya bu iki kelime yetiyor. Sonu gelmeyen savaşlar, işsizlik, fakirlik, sağlık ve diğer hizmetlere erişimin olmaması ve açlık, günümüzün modern toplumunun gömüldüğü bataklığın adlarıdır.

Kapitalizmin kendi destekçileri bile mevcut ekonomik sistemin değişmesi gerektiğini kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak bu sermaye yardakçıları sadece işsizlik ve yoksulluğun bu kadar çok olmasına karşı çıkıyorlar. Sermaye sahipleri ve yardakçıları bir yandan içinde yaşadığımız toplum yapısını insanlığın en yüksek, en gelişkin medeniyet seviyesi olarak sunarken bu dertlerin hepsinin ortadan kalktığı komünizmi, asla gerçekleşemeyecek bir ütopya olarak yaftalıyor.

Bu videomuzda komünizmin neden bir ütopya değil insanlığın tarihsel gelişiminde yeni bir aşama olduğunu açıklayacağız.

1) “Komünizm ideal bir toplum mudur?”

Açlık, fakirlik ve eşitsizliğin olmadığı bir toplum yaratma fikrinin çok uzun bir tarihi vardır. Özel mülkiyet ve devlet kavramlarının ortaya çıkmasının ardından insanlığın maruz kaldığı temel sorun küçük bir azınlığın büyük bir çoğunluğu baskı altında tutarak yönetmesi haline gelmiştir.

Aynı toplum içerisinde ezen ve ezilen sınıfların oluşması bu sınıflar arasında kaçınılmaz olarak çıkar çatışmalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çıkar çatışmaları toplumun tamamı üzerinde etki gösteren kanlı sınıf mücadelelerine dönüşmüş ve bu sınıf mücadeleleri toplumsal gelişimin itici gücü haline gelmiştir.

Marks ve Engels emeğin toplumsallığı ile bu emekle üretilenlere el konulması eyleminin şahsiliği arasındaki çelişkiden ortaya çıkan çatışmaların nedenlerini ortaya koyabilmişti. Bu el koyma eylemi ancak üretim araçlarının özel mülkiyete tabi olması sayesinde mümkün olabilmektedir.

Komünizm, bu çelişkiyi üretim araçlarını toplumsallaştırıp bunlar üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldırarak çözüme kavuşturur. Bunun sonucunda toplumun sınıflara bölünmesi son bulur. Kapitalizmde küçük bir sömürücüler grubu zenginliklerine zenginlik katarken komünist toplum her bir bireyin yaşamını zenginleştirir, ücretsiz eğitim, sağlık ve konut sağlar. Ayrıca, işsizlik ve fakirlik korkusu ortadan kalktığında her bir bireyin kendilerini geliştirmeleri, potansiyellerini gerçekleştirmeleri için yeterli zamanı olur.

Tüm bunlar komünist toplumun tüm sorunlardan arınmış, güllük gülistanlık bir toplum olacağı anlamına gelmez. Komünizmin “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesi insan ihtiyaçlarının nitel olarak sürekli artmasıyla toplumun mevcut bilimsel ve teknik yetenekleri arasında bir çeliş teşkil etmektedir.

Ama komünizmde sorun ve çelişkiler bugün yaşadıklarımızdan radikal şekilde farklıdır.

Ortada bir sınıf çelişkisi kalmadığı için ortaya çıkan sorunların çözülmesi ve aşılması mümkün hale gelir.

Bilim, aynı zamanda, çözülen her sorunun, daha da karmaşık bir problemin formülasyonunun temelini oluşturduğunu gösteriyor ki bu durum komünist toplumun sınıf çelişkilerini ve rekabeti ortadan kaldırarak yerinde sayan bir topluma dönüşeceği iddialarının ne kadar temelsiz olduğunu ispatlıyor.

Görülebileceği üzere Marksizm-Leninizm herhangi bir şekilde her şeyin mükemmel olduğu bir “ideal ütopya” sunmuyor. Bir insan “daha güzel yarınlara” inandığından değil, toplumsal gelişim yasalarına yönelik gelişkin bir bilimsel anlayışa sahip olduğundan komünist olur. İnsanın insanı sömürmediği, baskı altına almadığı bir topluma giden yolda karşılaşılabilecek tüm güçlük ve çelişkilere rağmen bu yol bilimsel anlayış sayesinde görülebilmektedir.

“Komünizm insanın doğasına ters mi?”

Daha iyi bir toplumun yaratılması olasılığına ilişkin her türlü fikre karşı durmadan tekrarlanan iddialardan biri de “insan doğasının” komünizme uygun olmadığı safsatasıdır. Bu safsata genellikle modern insanın bencil ve aç gözlü olduğu mutlak kabulüne dayandırılır.

Serbest piyasa savunucuları toplumun her biri kendi çıkarı için hareket eden tekil bireyler toplamı olduğunu ileri sürerken tüm toplumsal ilişkileri herkesin bir biriyle karşı karşıya konumlandığı ilkel bir dürtüsel düzene indirgerler.

Bunlar insanların diğer niteliklerini, hani o “insan doğasına” nedense bir türlü yakıştıramadıkları diğer hasletlerini her koşulda göz ardı ederler. Ancak insanlığın eski çağlardan beri varlığını sürdürebilmesi tam da kolektivizm, samimiyet ve adalet duygusu gibi nitelikleri sayesinde mümkün olmuştur. İnsanlar bu nitelikler sayesinde gruplar halinde bir araya gelerek dış tehditlere karşı direnebilmiş ve ekonomik faaliyetler yürütebilmiştir.

Esasında insanın bilinçaltında ya da genetiğinde sabitlenmiş, kişilerin yaşamı ve davranışlarını belirleyen “insan doğası” diye bir genelleme yoktur. Kişiler bilinçleri yoluyla dünyayla etkileşime geçip dünyayı yansıtırlar ve insan bilinci yalnızca toplumun içinde şekillenir.

Toplumsal ilişkiler toplumun o andaki mevcut teknolojisi ve üretim araçlarına tâbîdir. Marks “Toplumsal bilinci toplumsal varlık belirler” derken yalnızca basit mızraklar yapabilecekleri bir teknolojiye sahip bir toplumda insanların birlikte avlanmaktan başka bir çaresi olmadığını, yaşadıkları o toplumun bu nedenle kolektivizmin yeniden üretilmesine katkı sağlayacağını, kolektivizm, yani ortaklaşma, yani birlikte ava çıkma niteliği olmaksızın böylesi bir toplumun açlıktan yok olmaya mahkûm olduğunu ifade ediyordu.

Kapitalizmde, işçilerin kendi emekleriyle somutladıkları ürünlere yabancılaşması toplumun birbirinden ayrı bireylere bölünmesine neden olur. Dünyanın bir alış ve satış işlemleri silsilesi halinde görüldüğü, insanların kandırılarak emeklerinin sömürülmesine dayanan bir sistem içinde insan ilişkilerinde kabalık, bencillik ve açgözlülüğün hüküm sürmesi doğal ve düzenin iihtiyaçları açısından gereklidir.

Sovyetler Birliği, dünyada özel mülkiyeti ve doğrudan sonucu olarak insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldıran ilk ülke oldu. Sovyetlerde yaşayan halkların çoğu, emeğin tüm toplumun iyiliği için önemini anlamıştı. Kolektivizm, yani ortaklaşma ruhuyla yetiştirilen Sovyet işçileri ve köylüleri, hem barış zamanında hem de İkinci Dünya Savaşı sırasında kitlesel kahramanlıklar sergilediler.

Yani “insanın doğası” iddiaları kapitalizm destekçilerinin kendi egoizmlerini haklı çıkarmak için insanı bir hayvan seviyesine düşürmeye ve insan gelişiminin bu noktasında bir ahlaksızlık atfetmeye çalışmalarından başka bir şey değildir.

“Komünizmde çöpçülerle profesörler eşit maaş alacak (mı)?”

Komünizmde “eşitlik” fikrinin neyle ilişkili olduğunu anlamak için en temel sosyalist ilkeye, yani herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre ilkesine bakmak yeterlidir.

Sosyalist bir toplumda eşitlik fikri insanların maddi ve manevi yeteneklerinin göz ardı edilmesi değil yalnızca toplumsal ve ekonomik eşitlik anlamına gelmektedir. Yani insanın insanı sömürmesinin herkes için eşit şekilde ortadan kaldırılması, toplumsallaştırılmış üretim araçlarıyla çalışmaya eşit erişim, herkes için eşit çalışma yükümlülüğü ve eşit işe eşit ücret ilkesinin istisnasız uygulanmasıdır

Joseph Stalin bu konuda şunları söylemiştir:

“Görülüyor ki bunlar sosyalizmin toplumun üyelerinin tüm ihtiyaçlarını, kişisel ve günlük yaşamını eşitlemek yani tekdüzeleştirmek istediğini sanıyor. Söylemeye bile gerek yok ama bu sanrılarının Marksizm’le, Leninizm’le uzaktan yakından ilgisi yok. Marksizm’de eşitlik kişisel ihtiyaçların veya yaşam tarzının eşitlenmesi değil, sınıfların ortadan kaldırılması anlamına gelir. Yani:

a) Bir kez kapitalistler devrildikten ve mülksüzleştirildikten sonra, tüm emekçilerin sömürüden kurtuluşta eşitlik;
b) Üretim araçları bir kez tüm toplumun mülkiyeti haline geldikten sonra, herkes için, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin kaldırılmasında eşitlik;
c) Herkes için yeteneklerine göre çalışma yükümlülüğünde eşitlik ve tüm emekçiler için performansına göre ödenme hakkında eşitlik (sosyalist toplum); herkes için yeteneklerine göre çalışma yükümlülüğünde eşitlik ve tüm emekçiler için gereksinimlerine göre alma hakkında eşitlik (komünist toplum).

Ve Marksizm burada, insanların zevklerinin ve gereksinimlerinin nitelik ya da nicelik bakımından ne sosyalizm döneminde, ne de komünizm döneminde eşit olmadığı ve olmayacağından hareket eder.

Marksist eşitlik anlayışı budur. Marksizm, başka bir eşitlik tanımamıştır ve tanımaz.”

Gerçek “Komünist eşitlik” mesela üniversiteye gitmek için zengin bir ailede doğmak zorunda kalmamanızdır.

Sınıfsız bir toplumda her bir bireyin ortak çalışmaya kattığı yetenekleri ve emek miktarıyla yalnızca kendi yaşamını değil tüm insanlığın yaşamını niteliksel olarak geliştirmesi önemlidir.

“Komünizm güzel ama mümkün değil”

İnsanlığın gelişimi bir süreçtir. Komünizm bu süreç içerisinde kapitalizmin çelişkilerinin ortadan kaldırıldığı, toplumsal gelişimin bir sonraki aşamasıdır. Bunun gerçek olup olmadığını anlamak için şöyle bir etrafa bakmak, düşünce, bilim ve teknolojik gelişmişliğimiz sayesinde eşi benzeri görülmemiş olasılıkların hayata geçtiğini görmek yeterli.

Bilgisayarlar sayesinde daha önce on yıllar süren karmaşık istatistiksel hesaplamalar yapabiliyoruz.

Üretim kapasiteleri öyle bir gelişmişlik seviyesine ulaştı ki artık işbölümü devlet bazında değil, tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Geçmişte bir hayal olsa da bugün üretim tek bir devasa ulusötesi zincir halindedir.

Eskiden sadece bilim kurgu hikayelerinde var olan robotlar, dronlar, sibernetik sistemler, 3 boyutlu yazıcılar, biyomekanik protezler, otomatik çiftlikler, temiz enerji ve genetik mühendisliği günlük hayatımızın bir parçası haline geldi. Bugün henüz fikir ve taslak halinde olan, halen geliştirilen teknolojileri saymıyoruz bile.

İnsanlığın sahip olduğu bilim ve teknoloji seviyesinin toplumsal katmanlar ve yoksulluğu çoktan bitirmiş olması beklenirdi. Ama günümüzün gerçeği bu idealden çok uzak. Hatta yeni, ileri teknolojilerin geliştirilmesi bizlerin yaşamını tam aksi yönde ilerletiyor: zengin ve fakir arasındaki uçurum giderek artıyor.

Bunun ardındaysa tek bir gerçek yatıyor: teknoloji bugün kapitalistlerin bilim insanlarının, mühendislerin ve işçilerin emeğine el koyarak, tüm gelişimleri yalnız ve ancak kendi zenginliklerini arttırmak üzere kullanmaları için bir araçtır. Dahası da var: büyük ulusötesi tekeller kendi kârlarını arttırmak için buluş ve patentleri satın alarak piyasaya yalnızca kendi işlerine gelen teknolojileri sürüyor, böylelikle insanlığın teknolojik ve bilimsel gelişimine ket vuruyorlar.

Kapitalizmde bolluk ve bereket yalnızca zenginler içindir. Nüfusun büyük çoğunluğu ise fakr-u zaruret içinde yaşar. Bu gerçeğin canlı örneği kapitalizmin daimi eşlikçisi olan “aşırı üretim krizidir”.

Kapitalistler, kârlarını artırmak için mümkün olan her şekilde üretim oranını yükseltirler ve emek ücreti dahil maliyetleri düşürürler. Egemen sınıf, vergileri artırarak ve ücretleri düşürerek, çoğu işçinin ürettikleri malları satın almaya gücünün yetmeyeceği bir durum yaratır. Sonuç olarak, toptan işsizlik, yoksulluk ve açlık varken, yiyecek ürünlerinin imha edildiği bir durum ortaya çıkar.

Tüm bu gerçekler ve bu gerçeklerin barındırdığı yıkım potansiyeli biz insanların üretim ve ekonomik ilişkilerine yeni bir yaklaşımla bakmamızı, toplumsal üretimi yeni baştan yapılandırmamızı zorunlu kılıyor.

Bilimsel gelişim malların dağıtım yöntemini üretimin doğasına uygun hale getirmemizi yani üretim araçlarını kamu mülkiyetine alarak, teknolojiyi ve üretimi tüm halkın ihtiyaçlarına göre yönlendirmemizi gerektiriyor.

Mevcut teknolojiler insan gelişiminin sınırlarını değil, insan geleceğin şafağını teşkil ediyor. Ancak mevcut sorunları bu teknolojiler kendi başlarına çözemez. Komünist toplumun istikrarlı şekilde bolluğa kavuşması ancak tüm üretimi planlı hale getirmek, ekonomiyi toplumsal mülkiyet temelinde yönetmek ve teknolojik gelişimi bilimsel bir yaklaşımla bir araya getirmekle mümkün olur.

“S.S.C.B’nin çökmesi komünizmin gerçekleşmeyecek bir ütopya olduğunu mu gösteriyor?”

SSCB’de kapitalizmin restore edilmesi yalnızca dünya çapında işçilerin haklarına yönelik korkunç saldırılara neden olmakla kalmadı aynı zamanda komünizm karşıtlarının eline sözüm ona komünizmin pratikte uygulanamayacağı safsatasını verdi.

Ancak esasında komünistlerin komünist bir toplum kurma yönündeki bu ilk denemeleri objektif nedenlerle başarısız oldu. Bu nedenler arasında: yaygın köylülük ve eski yapıların kalıntılarının halen görülmesi ve devrilmiş sınıfların iktidarı geri kazanmak için sürekli çabaları, uluslararası sermayenin sosyalist devlete karşı amansız saldırıları, sosyalist inşa sırasında parti liderliğinin hataları ve daha birçok gerekçe yer almaktadır. Tüm bunlar komünizmin bir ütopya olduğunu değil, komünizme giden yolda ne kadar zorlukla karşılaşılabileceğini göstermektedir.

Ayrıca insanlık tarihi devrimlerden sonra eski düzenin restore edildiği örneklerle doludur. Örneğin Fransız Devriminden sonra Bourbon hanedanı tahta geri çıkmıştır. 1848-1849 Batı Avrupa burjuva devrimlerinin sonucunda devrimciler yenilmiş ve gericilik bu ülkelere sirayet etmiştir. Sovyetlerin neredeyse 70 yıllık varlığı insanlık tarihi akışında küçük bir ândan ibarettir ve sosyalist devletler gelecekte mutlaka ortaya çıkacaktır.

1917 Ekim Devrimi ve devrimin toplumsal başarıları dünyaya iz bırakmaksızın ortadan kaybolmamıştır. 8 saatlik işgünü kavramı komünizm korkusu ve işçilerin mücadelesiyle dünya çapında kabul edilen kural haline gelmiştir. Bolşeviklerin Rusya’daki zaferi, Avrupa ve Amerika kapitalistlerini, kendi işçilerine taviz vermeye zorlayarak sivil toplum ve refah devleti gibi burjuva fikirlerin ortaya çıkmasını zorunlu kıldı.

Özel mülkiyetin kaldırılması ve sosyalist ilkelerin ekonomi ve toplumda uygulanması, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir nitel atılımı mümkün kıldı. Bolşeviklerin önderliğindeki işçi sınıfı ulusötesi sermayenin sömürgeleştirdiği geri kalmış bir tarım ülkesini, uzayı fetheden güce, bir endüstri ve bilim öncüsüne dönüştürmeyi başardı.

Bununla birlikte, ilk sosyalist ülkenin kurulmasına öncülük etmiş olan Bolşevikler ve halefleri kimi hatalar yapmış, bu hatalar küresel sermayenin baskısıyla birlikte 1991 yılında özel mülkiyetin nihai olarak yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlanmıştır.

Paris Komünü 72 gün ayakta kaldı. Sovyetler Birliği neredeyse 70 yıl. Ancak buna rağmen kapitalizm aynı sorun ve çelişkilerle kirlenmiş varlığını sürdürüyor. Bu da komünizm düşüncesinin dünyanın her köşesinde milyonlarca insanın yüreği ve aklında tekrar yeşermekte olduğunu, yeni mücadeleler ve ayaklanmaların eşiğinde durduğumuzu bize tekrar gösteriyor.