Karl Popper’ın “Yanlışlanabilirlik”i Ne İşe Yarıyor?

İlk bölümde burjuva felsefecilerinin mutlak bilgi arayışından söz etmiştik. Oradan devam edelim.

Mutlak bilgi arayışının kaçınılmaz tamamlayıcısı mutlak kuşkuculuktur. Yalnızca, her zaman her yerde geçerli ve asla değişmez olan bilgileri bilgi kabul ederseniz, zorunlu olarak bilimin hiç bir bilgi üretemediği sonucuna varmanız gerekir. ancak bu da bilimle uğraşmayı anlamsızlaştırır.

Bilimsel gelişmeler, katı sınırlandırmaların geçersizliğini ve mutlak bilginin olanaksızlığını her adımda daha net gösterdi. Bu durum, burjuva bilim felsefesini 20. Yüzyılda bir yol ayrımına getirdi. Bu yol ayrımında iki çıkış görünüyordu. Birincisi, insanın herhangi bir şeyi bilmekten aciz olduğunu söyleyip her şeyin anlamsız olduğunu ilan etmekti. Pek çok burjuva düşünürü bu yoldan gitti ve kabaca post modernizm ve öncelleri diye adlandırabileceğimiz akımlar böyle ortaya çıktı.

İkinci yol, mutlak bilgi saplantısını ve biçimsel, metafizik mantığın katı sınırlamalarını geride bırakmak, diyalektikçi olmaktı. Ancak bu, burjuvaziyle olan kader ortaklığını da bitirmeyi gerektiriyordu, çünkü düzenin hiç değişmeyeceğine inanmak isteyen patronlar, hiç bir şeyin değişmeden kalamayacağını söyleyen diyalektiği yıkıcı, servet düşmanı ve zındıkça bir felsefe ilan etmişti.

Bu yol ayrımında, bazı düşünürler de hem mutlak kuşkuculuğa tamamen teslim olmamak, hem de diyalektik günahına batmamak için üçüncü bir yol arayışına girdiler. Karl Popper, işte bunlardan biriydi.

Popper, diyalektik olmadan bilim yapabilmenin bir yolunu aradı. Mutlak bilginin olanaksız görünmesi, bir çokları gibi onu da kuşkucu eleştiri karşısında geri çekilmek zorunda hissettirdi. Tedirginlik içinde, akıl dışılığın mantık açısından savunulabilir, akılcılığın ise savunulamaz olduğunu, akıldışılığın, mantıksal açıdan akılcılıktan üstün olduğunu teslim etti. ne yazık ki mantık, akıldışılığı destekliyordu. Her şeyin birer varsayım olduğu yerde, akılcılığın kendisine dayandırılarak kanıtlanabileceği bir temel de olamazdı. Akılcı düşünce, akıl yürütmeye ve deneyime dayanıyordu. Ama bunlar mantıksal olarak kanıtlanamadığına göre bunların kabulü ancak akılcı olmayan bir karara, Popper’ın sözleriyle bir “imana” dayanabilirdi. Bu da akılcılığın “kendi kendine yeterli olmaktan çok uzak” olduğunu gösteriyordu. (açık toplum cilt 1, 202-204)

Popper, bilimin doğaya dair gerçek bilgi verip veremediğinin asla bilinemeyeceğini düşünüyordu. Herhangi bir kuramın doğanın gerçek bilgisine, diğer bir kuramdan daha fazla yaklaştığı iddia edilemezdi. Hatta doğada nedensellik diye bir şeyin olup olmadığı da bilinemezdi. (mantık 281-282)

Görüldüğü gibi Popper, aslında bir bilinemezciydi. Ama buna rağmen hiç bir şey olmamış gibi bilim yapmaya devam etmekten yanaydı. Bilime “iman etmek” gerektiğini söylüyordu.

Ancak mesele bir iman sorunuysa, isteyen iman eder isteyen etmez. Herkes de eşit ölçüde haklı olur.

Popper neyin bilim olduğunu, neyin olmadığını belirleyecek, bilimi sahte bilimden ayıracak bir ölçüt bulmak istiyordu. Ama her şey keyfi bir karara dayanıyorsa bilimin sahtesi gerçeği olamaz. bu nedenle Popper’ın girişimi daha en baştan çürük bir temele dayanıyordu.

Yine de Karl Popper, neyin bilim olduğuna, neyin olmadığına karar vermesini sağlayan bir ölçüt bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Bu ölçüt, yanlışlanabilirlikti.

Popper, bir kuramın bilimsel kabul edilebilmesi için olgularla uyumlu olmasının yani doğrulanmasının pek bir anlam ifade etmediğini savundu. Herhangi bir kuramı destekleyecek örnekler bulmak genellikle kolaydı. Ama milyonlarca örnekle de doğrulansa, bir kuramın doğru olduğu mantıksal olarak kanıtlanamıyordu. Örneğin bütün kargalar siyahtır önermesi, bir gün bir yerlerden beyaz bir karganın çıkmayacağı garanti edilemeyeceğinden bilimsel kabul edilemezdi. Popper’a göre bilimsel sınamanın doğru ölçütü, yanlışlanabilirlikti. Milyonlarca doğrulayıcı örnek bir önermeyi doğrulamaya yetmezken bir tek yanlışlayıcı örnek, kuramı bir kerede ve sonsuza kadar yanlışlamaya yetiyordu. Örneğin, bulunan bir tek beyaz karga, bütün kargalar siyahtır önermesini yanlışlamaya yeterdi.

Popper, en kesin kabul ettiğimiz durumlarda bile yalnızca kuramlar içinde hareket ettiğimizi belirtti. Deneyimlerimizin bize doğru bilgi verdiğinden asla emin olamazdık. Dolayısıyla herhangi bir kuramı doğrulayan bir örneğin kendisinin de doğrulanması gerekirdi. Ancak o örneği doğrulayan önermeler de kesin olamayacağından onların da doğrulanması gerekirdi, ve bu böyle sonsuza kadar giderdi. Herhangi bir şeyin doğrulama yoluyla kanıtlanması olanaksızdı.

Popper’ın burada açıkça yanıldığı nokta şudur: biçimsel mantık açısından doğrulamayla yanlışlama arasında bir fark yoktur. tıpkı doğrulama sürecindeki gibi, yanlışlayıcı bir örneğin de kanıtlanması, yani yanlışlanabilir olduğunun gösterilmesi gerekir. ama yanlışlayıcı örneği yanlışlayabilecek olası önermelerin de yanlışlanabilir olduklarının gösterilmesi gerekir. ve bu böyle sonsuza kadar gider. Yani Beyaz karganın bulunduğunun mantıksal olarak kanıtlanması da eşit ölçüde olanaksızdır. Biçimsel mantık açısından hiç bir şeyin doğrulanması mümkün değildir. Ama aynı nedenlerle yanlışlanması da mümkün değildir. Biçimsel mantığa göre zaten, gördüğünüz ve dirseklerinizi dayadığınız masanın gerçekten var olduğunu bile iddia edemezsiniz. Duyularınızın size doğru bilgi verdiğinin ya da o duyumların gerçek nesnelerden geldiğinin mantıksal kanıtı yoktur. hatta bir topa vurduğunuzda, topun siz ona vurdunuz diye hareket ettiğini bile söyleyemezsiniz. burjuva felsefecileri böyle şeyleri ciddi ciddi, yüzyıllar boyu, hiç bir çözüm de bulamadan tartışageldiler. Biçimsel mantığın mutlak ölçüt kabul edilmesi insan aklını felce uğratır ve post modernizmi tek mantıklı seçenek haline getirir.

Popper da yöntemindeki bu sorunu farketmişti. Buna bulabildiği tek çözüm şuydu. Yanlışlama sürecinde sonsuza kadar gidilmeyip, keyfi bir kararla makul görülen bir yerde durulacak, o noktada varılan sonuç doğru kabul edilecekti. (mantık 128) Ama o zaman aynı şeyin neden doğrulama konusunda yapılamadığı sorusu akla gelir ki, Popper’ın bu soruya bir cevabı yoktur.

Tüm bu sorunlara rağmen Popper, yanlışlanabilirliğin tek bilimsel ölçüt olmasında ısrar etti. Eğer bir kuramın hangi durumlarda yanlış sayılacağı açıkça gösterilemiyorsa, şu olursa kuram terk edilir denemiyorsa o kuram yanlışlanabilir değildir, dolayısıyla bilimsel değildir, derhal çöpe atılmalıdır. Popper’a göre bilimciler, yanlışlanabilir olmayan kuramları da, yanlışlanan kuramları da hemen çöpe atmalıdır. Kuramlar ekler yapılarak kurtarılmaya çalışılmamalıdır. Böylece ancak en sağlam kuramlar ayakta kalır, bilim böyle ilerler.

Bu arada Popper, bir kuramın doğru olup olmadığının asla bilinemeyeceğini savundu. Kuramlar, içerik bakımından sınanamazdı. Ancak biçim bakımından sınanabilirdi. (mantık 65)

Aslında biçimsel mantığa dayanılarak herhangi bir önermenin kesin olarak kanıtlanmasının da çürütülmesinin de olanaksız olduğunu Popper da kabul ediyordu. Ama sorunu yöntemsel bir kararla, yani “o öyle”, diye kestirip atarak çözmekten yanaydı. (mantık 66) yani biçimsel mantığın yaya kaldığı yerde Popper, imanı yardıma çağırır. ama biçimsel mantığın aslında hiç bir şeyi kanıtlayamayacağını kabul ettikten sonra hala onu her şeyin temeline yerleştirmeye çalışmakta bir gariplik yokmu? Popper yanlışlamanın da kesin olamayacağını açıkça kabul eder. (mantık 74) ama yine de onu belirleyici ölçüt saymakta ısrar eder.

Burada iki soru ortaya çıkar. Birincisi, eğer içerik olarak doğru olup olmadığını bilemeyeceksek bir kuramın biçimsel olarak uygun olup olmamasının ne önemi kalır? İkincisi, doğa bize gerçek bilgi veremiyorsa, Popper’ın istediği biçimsel sınamayı nasıl, hangi olgulara dayanarak yapacağız? Popper’ın ilk soruya bir yanıtı yoktur. ikincisine yanıtı, bilimcilerin kendi aralarında hangi olguların geçerli olup olmadığını saptayacağı biçimindedir. (mantık 133-134) Yani başka bir deyişle, bilimciler ellerinde hiç bir gerçek veri olmadığını bildikleri halde, keyfi biçimde bazı şeylerin geçerli olgu olduğuna, dolayısıyla bazı kuramların geçerli kuramlar olduğuna karar verecektir. Gerçi Popper, keyfi biçimde diye bir şey söylemez ama, doğadan bilgi alamadığımıza göre, bilimcilerin kararları ancak keyfi olabilir.

Karl Popper’ın yöntemi, bilimi fiilen çökertir. Bu yöntem gerçekten uygulansaydı bilim yapmak imkansız olurdu. çünkü yanlışlanabilirlik sınavını geçebilecek herhangi bir kuram, hiç var olmamıştır.

Bütün bilimsel kuramlar, ilk ortaya atıldıkları anda ham ve biraz kabadır. Bazı temel varsayımlardan hareket ederek genel açıklamalar üretirler. Kuramlar zaman içerisinde, pratikle sınanarak gelişir. İlk ortaya atıldıklarında pek çok şeyi açıklayamazlar, yani pek çok yanlışlanmayla birlikte varolurlar. Herhangi bir kuram asla her şeyi açıklayamaz, bütün örneklerle uyumlu olamaz. eğer kuramlar, bir uyumsuz örnekle karşılaştılar diye yanlışlanmış sayılıp çöpe atılsaydı, hiç bir bilimsel araştırma bir santim bile yol alamazdı.

Bilim tarihi Popper’ı yanlışlar. Bilim felsefesinin 20. Yüzyıldaki gelişmesi, işlerin Popper’ın anlattığı gibi yürümediğini ortaya koydu.

Popper herhangi bir varsayımı doğrulayacak örnekleri bulmanın kolay olduğu konusunda haklıdır. Ama yanlışlayıcı örnekler de her zaman oradadır.

En güçlü, bilim tarihinde büyük yeri olan, bilimin gelişmesine en çok katkıda bulunmuş kuramlar bile, daha en baştan açıklayamadıkları durumlarla birlikte var olurlar.

Bilim felsefecisi Thomas kuhn bu konuda şunları söylemiştir.

“Tarihsel açıdan önemli olan bütün kuramlar olgularla zaten her zaman uyuşmuşlardır, ama sadece yaklaşık olarak. Tek başına bir kuramın olgulara uyup uymadığı ya da ne kadar uyduğu sorusunun bundan daha kesin bir yanıtı olamaz.” (kuhn 247)

Kuhn’un söylediği, sahada çalışan bilimciler için sır değildir. Bu nedenle bilimciler, eldeki kuramlarla aykırılık gösteren bir somut örnekle karşılaştıklarında, kuramlarını çöpe falan atmazlar. Her mantıklı insanın yapacağı gibi, onu geliştirmeye çalışırlar.

Kolay bir örnek Newtonculuk olabilir. Newton’un kuramı, 200 yıldan uzun bir süre boyunca bilim dünyasına tamamen egemen olabildi. Bir kez yerleştikten sonra 19. Yüzyılın sonlarına gelene kadar ciddi bir sorgulamayla karşılaşmadı. Bilimin ilerleme biçimi Popper’ın anlattığı gibi olsaydı, Newtonculuğun 200 yıl her şeyi güzel güzel açıklayabildikten sonra, 20. Yüzyıla gelinirken bir anda, bir veya birkaç kararlaştırıcı deneyin sonucunda yanlışlanarak tamamen terk edilmiş olması gerekirdi. Ama elbette böyle olmadı.

Newton’un varsayımları en çok ilk ortaya atıldıkları dönemde sorgulanıyor ve en az şeyi o zaman açıklayabiliyorlardı. Ancak bilimcilerin kuşaklar boyu süren sabırlı ve inatçı çalışmaları, Newton’u yavaş yavaş haklı çıkardı, başlangıçta onun kuramı içinde açıklanamayan şeyleri zamanla açıklanabilir hale getirdi. Bilimciler o yıllarda Popper’ın öğütlerinden yararlanabiliyor olsalardı, Newtonculuk daha baştan, yanlışlandı diye bir kenara konulacaktı ve onun üzerine kurulan onca gelişme gerçekleşemeyecekti.

Örneğin ortaya atıldıktan sonraki ilk 60 yıl boyunca ayın hareketleri Newton’un varsayımlarını yanlışlıyordu.

Kuhn bu konuda şunları yazdı.

“Bilimde çelişkiye her zaman rastlanılır. Üstelik en inatçı çelişkilerin bile sonunda olağan yöntemlere boyun eğdiği sık sık görülüyor. Bilim adamları zaten çoğu kez acele etmektense beklemeyi tercih ederler, hele söz konusu bilim dalının diğer kesimlerinde onları oyalayacak bolca sorun varsa. Örneğin, Newton’un yaptığı ilk ölçümden sonraki altmış yıl boyunca ayın dünyaya en yakın olduğu noktanın tahmin edilen hareketi, daha önce de değindiğimiz gibi, gözlemlenen hareketin ancak yarısına ulaşabilmişti. Avrupa’nın en iyi matematik fizikçileri hiçbir başarı elde edemeden bu ünlü çelişki ile uğraşırken, bir yandan da Newton’un ters-kare yasasının değiştirilmesi önerileri yapılıyordu. Fakat kimse bu önerileri ciddiye almadı ve sonunda uygulama bu büyük aykırılık karşısında gösterilen sabrı haklı çıkardı. Clairaut 1750 yılında yalnızca uygulamadaki matematiğin yanlış olduğunu, Newton’un kuramının eskisi gibi kalabileceğini kanıtlamayı başardı. (Kuhn 170)

İmre Lakatos da yanlışlanmalar konusunda Kuhn’u doğrular. “Newton, Principia’sını yayımladığında, bunun ayın hareketini bile doğru düzgün açıklayamayacağı gibi genel bir kanı vardı. Aslında ayın hareketi Newton’i çürütüyordu. Seçkin bir fizikçi olan Kaufmann, yayımlandığı yıl içerisinde Einstein’ın görelilik kuramını çürüttü.” (Lakatos 25)

Lakatos araştırmalarını Newton’un kuramına dayanarak yürüten bilimcilerin, “Newton’un ay kuramıyla gözlemler arasındaki birçok uyuşmazlığı” sukunetle karşıladıklarını yazdı. (Lakatos 339) Lakatos’a göre newtonculuğun bu aykırılıkla birlikte yaşadığı süre Kuhn’un söylediğinden de uzun oldu. Sorun, her biri kuramın öngördüğüne biraz daha yaklaşan bir dizi hesaplamadan sonra ancak 1787’de Laplace tarafından tam olarak çözülebildi. (Lakatos 345)

Tanrı hipotezine bile ihtiyaç duymadığını “gururla bildiren” Laplace, Newton’un hipotezlerine büyük değer veriyordu.

Bu arada newton yasalarının bugün hala çöpe atılmadığını, popper’ın bakış açısına göre yanlışlanmış bulunmalarına rağmen hala kullanıldıklarını etrafımızdaki bütün mühendislik ürünlerinde görebiliriz. Anlaşılan bu yanlışlanma meselesinin olayların gerçek gelişimi üzerinde Popper’ın söylediği kadar etkisi yok. newton yasalarının tam olarak doğru olmadıkları anlaşıldı ama çöpe atılmadılar, daha sonraki kuramlar tarafından içerilip aşıldılar.

Bir başka örnek de neptün gezegeninin keşfi olabilir.

Uranüs, 1781 yılında keşfedilmişti. Ancak Uranüs’ün yörüngesi beklenenden farklı gözlemlenmekteydi. Benzer durumlarda yapıldığı gibi bu örnekte de bilimciler, Uranüs’ün yörüngesindeki sapmanın nedenlerini bulmaya çalıştılar. Sapmanın, henüz bilinmeyen bir gezegenin Uranüs üzerindeki çekim etkisinden kaynaklandığı düşünüldü. Bilimciler bu varsayımsal gezegenin büyüklüğünü, yörüngesini ve tam ne zaman, tam nerede olması gerektiğini hesapladılar. Sonra da tam beklenen zamanda, tam beklenen yerde yeni gezegeni (Neptün’ü) gözlemlemeyi başardılar. Neyse ki o yıllarda bilimciler poppercı yaklaşımın sağladığı yararlardan yoksundular. Aksi halde bu keşif asla yapılamazdı. Çünkü sapma gözlemlendiği anda yerleşik gökyüzü kuramı çöpe atılmış olurdu. Hikaye burada bitmiyor. Önce gezegen sayılıp sonra gezegenlikten atılan talihsiz gök cismi Pluton’un serüveni de bu hikayeye dahil.

Neptün’ün bulunmasına rağmen sorun tamamen giderilememiştir. Hem Uranüs’ün hem de Neptün’ün yörüngelerinde sapmalar gözlemlenmektedir. Artık ne olacağını biliyoruz. Sapmalara bilinmeyen bir gök cisminin neden olduğu varsayımı geliştirildi ve onun keşfine çalışıldı. Çabaların sonunda 1930 yılında Pluton keşfedildı. Ama Pluton’un büyüklüğünün, Uranüs ve Neptün’ün yörüngelerinde anlamlı etkilerde bulunmaya yeterli olmadığı farkedildi. Sonra 1989 yılında, söz konusu sapmaların Neptün’ün kütlesinin yanlış hesaplanmasından doğduğu anlaşıldi. Bu arada Pluton’un gezegenlikten atılmasıyla 1989 yılında yapılan keşfin bir ilgisi yoktur.

örneklerden anlaşılacağı gibi, bir aykırılığın fark edilmesiyle çözüme kavuşturulması arasında geçen zaman çok uzun olabilmektedir. Neptün’ün keşfedildiği 1846 yılına gelindiğinde, Uranüs’ün yörüngesindeki sapmalar yaklaşık 3 çeyrek asırdır biliniyordu. Üstelik Neptün’ün keşfinden sonra bile, her iki gezegenin de yörünge hesaplamaları gözlemlerle tam olarak uyuşmadığına göre, ta 1989 yılına kadar sorun giderilebilmiş değildi. Popper’ın yanlışlanabilirlik kuralı, böyle zamanların geçmesine asla izin vermez. Popper’ın mantığını izlersek, insanlık olarak 1989 yılına kadar açıkça yanlış bir uzay kuramıyla idare etmişiz demektir. Bütün o uzay araştırmaları, her şey yanlış bir kuram üzerine kurulmuş. Hatta yanlış bir kurama dayanarak uzaya insan bile gönderilmiş. Hadi Yuri Gagarin komünisttir, teröristtir. Vergisini ödeyen amerikan vatandaşları da aynı kuramla gönderilmiş. Skandal!…

Hangi bilim alanında olursa olsun, newtonculuktan marksizme kadar bütün sistemli açıklamalar, kuramın merkezinde yer alan ve diğer açıklamaların kendilerine dayandığı bazı temel varsayımlara sahiptirler. Temel varsayımlara dayanarak üretilen açıklamalar zamanla ayrıntılanır, güçlenir, duruma göre bunların bir bölümü terkedilebilir. Ama kuramı bir arada tutan temel varsayımlar sabit kalır.

Sınama, her durumda aynı olması gerekmeyen tarihsel bir süreçtir. Kuramları metafizik mantık değil, pratik yaşam sınar.

Popper’ı izleyecek olursak, bütün bilimin tamamen akıl dışı çabaların üstüne kurulduğu sonucuna varmamız gerekir. ama bu tabi ki yanıltıcı olur.

Bilimcilerin eldeki kuramları öyle hemen terketmemekteki ısrarı, bilimsel ilerlemenin olmazsa olmazıdır. Bu ısrar gücünü, Karl Popper’ın pek de önemli saymadığı o milyonlarca doğrulayıcı örnekten alır. Bir kuramın milyonlarca kez doğrulanmasının hiç bir anlamı olmadığını söylemek saçma değil mi? Pratik olarak sürekli doğrulanan bir düşüncenin doğru olduğu yönünde bir kanı oluşmasından daha doğal ne olabilir? Varsayımlar işe yarasın diye ortaya atılıyorsa, işe de yarıyorsa, bu elbette bilimcileri o varsayımlar üzerinde çalışmak, onları geliştirmek ve ayrıntılandırmak yolunda cesaretlendirecektir. Sırf biçimsel mantık açısından kesin kanıtlanamıyor diye kuramları çöpe atacak olsaydık zaten kuşkuculara uyup gelmiş geçmiş tüm kuramları çöpe atmak zorunda kalırdık. Diyalektik materyalistleri böyle bir zorunluluktan kurtaran, pratikle temastır. Doğrulanmayı da yanlışlanmayı da bilgi verici hale getiren mantıksal kanıtlama güçleri değil, işe yararlığın göstergeleri olmalarıdır. Kuramların gerçek doğayla karşılaştığı yer pratik uygulamadır. Kuramla gerçek doğa arasında her zaman bir açı olur. bu açı biraz fazla artarsa pratik başarısızlık gelir ki bu çok açık bir göstergedir.

Bilimsel çalışmada varsayımlar sık sık doğrulanır ve sık sık yanlışlanır. Elbette yanlışlanmalardan çok şey öğrenilebilir. Ancak yanlışlanmanın, doğrulanmanın aksine kesin ve şaşmaz bir bilgi kaynağı olarak kullanılabileceği doğru değildir.

Poppercı yöntem uyarınca sahte bilim durumuna düşmesi gereken bir diğer kuram da evrim kuramıdır. Evrim yanlışlanamaz. poppercı ölçütleri evrim kuramına uygularsak bu açıkça ortaya çıkar:

Gerçi evrim eldeki verilerle kendisini bize açıkça dayatır. Sorun onun olup olmadığı değil, tam olarak nasıl, hangi mekanizmalarla olduğunu açıklamaktır. Bilimciler konuyu böyle ele alırlar. Evrimin mekanizmalarına dair teoriler de son derece güçlü ve açıklayıcıdır. Bir çok somut durumu çok güzel açıklarlar. Ama bütün bunların poppercı yöntem açısından hiç bir anlamı olamaz. bir varsayımı doğrulayan milyonlarca örnek o varsayımı doğrulamaya yetmez. Şu sorunun mutlaka yanıtlanması gerekir. Bilimciler, hangi somut durumda evrim kuramını terkederlerdi? Evrim kuramından türetilen herhangi bir özel önermenin yanlışlanmasıyla terk etmeyecekleri açık. Zira böyle yanlışlanmalar sık sık olur. Canlıların soy ağacı bilimciler için hiç de kesin ve tamamlanmış değildir. Hangi canlının hangi canlıdan, ne zaman, hangi koşullar altında evrimleştiğine dair açıklamalar yeni bulgularla sürekli değişir. Bu durum herkesçe normal karşılanır ve kimsenin evrimden kuşkuya düşmesine yol açmaz. Peki böyle bir soy ağacının hiç var olmadığı kararına yol açacak olası bulgu nasıl bir şey olabilir?

Böyle bir bulgu olamaz. evrim kuramını kesin olarak yanlışlayabilecek ve kendisi de kesin kanıtlanmış olan bir önerme türetmek teorik olarak olanaksızdır.

Bu nedenle Karl Popper da evrimin bilimsel olmadığını iddia etmiş, hatta işi, doğal seçilimin yanlışlanamaz, metafizik bir kuram olduğunu söylemeye kadar vardırmıştır. Ancak hayatının sonuna doğru, açık bilimsel kanıtlar karşısında geri adım atarak, görüşlerinin bir bölümünün hatalı olduğunu kabul etmiştir. Ancak temel yaklaşımını değiştirmiş değildir ve Popper’ın yöntemi evrime uygulanırsa varılması gereken sonuç açıktır. Bütün diğer kuramlar gibi evrim de yanlışlanabilir değildir.

Karl Popper’ın saldırdığı bir başka kuram da psikanalizdir. Burada psikanalitik yaklaşımın uzun bir değerlendirmesini yapmaya çalışmayacağız. Ancak Popper’ın psikanalize yönelik eleştirileri haksızdır. Popper psikanalize de, marksizme ve evrime saldırdığı aynı açıdan saldırmıştır. Popper herhangi bir konuya genel bir açıklayıcı modelle yaklaşan kuramları eleştirir. Tabi sonuçlarını beğendiği ve kendi ideolojisine uygun gelenler hariç.

Buraya kadarki örneklerde, Karl Popper’ın düşüncelerinin bilimin somut ilerleyişini açıklayamadığını göstermeye çalıştık. Bu örnekler bir bakıma Popper’ın yanlışlayıcılarıdır. Yanlışlamanın yukarıda önerdiğimiz basit, kesin olmayan anlamıyla. Peki Popper’ın yöntemini kendisine uygularsak ne olur? Popper’ın yöntemi Popper’ın önerdiği kesin anlamda yanlışlanabilir midir? Öyle ya, o da bir kuram olduğuna göre onun da aynı sınamadan geçmesi gerekir. Peki karl popper, hangi gözlemin sonucunda yanlışlanabilirlik kuramını terk ederdi? Popper hiç bir yerde böyle bir olası yanlışlayıcıyı belirtmedi. Aslında herhangi bir somut durum Poppercılığı yanlışlayamaz. Popper’ın kuramı, yanlışlanabilir değildir. Popper, daha kendisi yanlışlanabilir olmayan kuramıyla, tarihin hakemi olup hangi kuramın bilimsel olduğunu, hangi kuramın olmadığını belirlemeye kalkmıştır.

Peki yanlışlanabilirlik ölçütü anlamsızsa, bilimsel olan ve olmayan iddiaları nasıl birbirinden ayıracağız? Hurafelere bilim değildir diyemeyecek miyiz?

Bunun için yanlışlanabilirlik gibi biçimsel bir ölçüte ihtiyacımız yok ve zaten bunun bu kadar kesin bir ölçütü de olamaz. sınama tarihsel bir süreçtir ve temel ölçüt pratik işe yararlıktır. Bu ölçüt matematiksel kesinlik taşımaz ama hurafeleri ayıklamak için yeterlidir. örneğin astrolojiyi ele alalım. Astrolojinin bir saçmalık olduğunu bilmek için çok incelikli bir yönteme ihtiyacımız var mı? Doğrulandı mı ki yanlışlanabilirliğini arayalım?

Gerçekte, yanlışlanabilirlik ölçütünün, marksizme karşı mücadele dışında hiç bir işlevi yoktur. insanlığın, hurafe olduğunu yanlışlanabilirlik sayesinde farkedebildiği tek bir kuram olmamıştır.