Irk Nedir? Irk Diye Bir Şey Var mı?

Irk, etnik grup ve ulus kavramları, çoğu kez birbirine karıştırılır, birbirinin yerine kullanılır ve bu kavramlar mutlak, metafizik bir içerikle algılanmaya çalışılır. Biz bu seride, söz konusu kavramların ne olduklarını diyalektik bir bakış açısıyla açıklamaya çalışacağız.

Kavramlar, adlar ve sınıflandırmalar, düşünebilmek, içinde yaşadığımız evrenle baş edebilmek ve aramızda iletişim kurabilmek için bizim tarafımızdan bulunmuş düşünce araçlarıdır. Herhangi bir şeyi adlandırdığımızda, o şeyi o olmayandan ayırmış, doğayı parçalara bölmüş oluruz. Doğa sürekli bir değişim halindedir. Üstelik doğada kesin sınırlar yoktur. Ama biz doğayı daha iyi anlayabilmek için, onu olabildiğince net ve değişmez sınırlarla şeylere ve kategorilere bölmeye, sınıflandırmaya ve tanımlamaya çalışırız.

Diyalektik düşünme biçimi, ürettiğimiz kavramların gerçek doğayı ancak bir yere kadar karşılayabileceğini her zaman göz önünde bulundurmayı ve kavramlara mutlak içerikler yüklememeyi öğretir. Kavramlar kullanmak, gerçekliği parçalara bölerek algılamak zorunludur. Ama ürettiğimiz kavramların somut gerçeklikleri her zaman bire bir karşıladığını varsaymaya başladığımızda, diyalektik bakış açısından uzaklaşıp metafizik düşünmeye başlamış oluruz. O zaman soyut kavramlar gerçek doğanın yerine geçer, kullanılan kavramlar sorgulanamaz gerçekler gibi kabul edilmeye başlanır.

Gündelik hayatta kavramları mutlak bir biçimde kullanmakta bir sakınca yoktur. Sorun, gündelik hayattaki düşünme alışkanlığı, bilimsel, toplumsal ve siyasal tartışmalara taşındığında çıkar.

İnsanlar belirli somut özelliklere sahip şeylere taş demiştir. Gerçi bir şeye taş diyebilmek için en az hangi sertlik düzeyine sahip olması gerektiği, ya da hangi büyüklükteki nesnelere taş denebileceği, örneğin neyin taş neyin kaya olduğu gündelik kullanımda pek belli değildir. Yine de taş kavramı yeterince, yani kullanılabilecek kadar nettir. Neyin taş olup olmadığı üzerine önemli bir tartışma çıkmaz. Insanlar taş kavramının sınırları üzerine uzun uzun düşünme gereği duymaz. Benzer biçimde, sehpanın nerede bitip masanın nerede başladığının da üzerinde uzlaşılmış bir sınırı yoktur. Ama bu bir sorun değildir.

Herhangi bir şeyi nasıl tanımlayacağımız, çoğu durumda o şeyle ne yapmak istediğimize bağlıdır. Ayağımıza takılan bir taş, taştır. Onun aynı zamanda bir miktar demir atomu içermesinin önemi yoktur. Ama demir elde etmek istiyorsak, demir cevheri diye bir kavrama ihtiyaç duyarız. Bu durumda, alelade bir taşla demir cevheri arasındaki sınırı belirlememiz de gerekir. Belirli bir oranın üzerinde demir içeren parçalar demir cevheri sayılır. Bu gerekli oranın ne olduğu, üretim tekniklerine ve ihtiyaca göre değişebilir. Yani tarihseldir, mutlak değildir. Herhangi bir kavramı, hangi işe yarasın diye icat edildiğinden bağımsız düşünmek hata olur. Kavramlar somut gerçeklikler gibi algılanırsa, kullanılan dil bizi, dünyayı belirli bir biçimde algılamaya, dolayısıyla belirli bir biçimde düşünmeye ve belirli sonuçlara varmaya itebilir.

Toplumsal ve siyasi kavramlar söz konusu olduğunda, tarihsellik daha belirgin hale gelir. Herhangi bir kavramı anlamak için, o kavramın nasıl bir bağlam içinde ortaya çıktığını da anlamamız gerekir. Ek olarak kavramlar tarih boyunca sürekli değişir. Aynı kavramın farklı dönemlerde ortaya çıkan kullanımları çoğu durumda birbirine karışır. Üstelik aynı dönemde aynı kavram çeşitli bakış açılarına göre farklı anlamlar da içerebilir. Bütün bu karmaşa, eğer gerçekten bir şeyi anlamak ve konuşmak istiyorsak diyalektik bakış açısını zorunlu kılar. Bu açıklamalardan sonra artık asıl konuya gelip, ırk kavramı üzerine konuşabiliriz.

Irk yok!

Irk, isabetsiz ve yanıltıcı bir kavramdır. Gerçekte olanı doğru açıklamadığı gibi, yanlış önyargılara yol açmıştır. Irk kavramını temel alan yaklaşımlara göre insanlar, birbirinden net sınırlarla ayrılabilen genetik topluluklara bölünmüş durumdadır. Türk geni, yunan geni, kürt geni, rus geni gibi genlerin var olduğu ve ırkların sürekliliğinin, tarih içinde geriye doğru izlenebileceği varsayılır. Bu çerçevede, kimin kiminle akraba olduğu, kimin kimin atası yada hangi modern halkın hangi tarihi topluluğun torunu olduğu soruları gündeme gelir. İnsanlar, Osmanlı Türk müdür? İskitler Türk müdür? Hatta Türkler Türk müdür? gibi konularda uzun uzun kavga eder. Oysa yanlış bir soruya doğru yanıt verilemez. Böyle sorulara verilen her yanıt havada kalır, işin içinden bir türlü çıkılamaz.

Irkçı yaklaşım, var olduğu iddia edilen genetik özelliklerin dış görünüşten zeka düzeyine, duygulardan siyasal geleneklere kadar her şeyi belirlediğini savunur. Buna göre bir yunan, yunan olduğu için şöyle düşünür ve böyle yaşarken, bir türk, türk olduğu için şöyle düşünür ve böyle hisseder. Bir sonraki adımda tabiki ırklar arasında hiyerarşi kurulur. Herkesin kendi ırkı nedense en üstün, en yiğit, en güçlü, geleneklerine en bağlı, en erkek, en aslan, en kaplan ırktır.

Irkçı yaklaşım anti diyalektik, yani metafiziktir. Her şeyin temeline katı ve değişmez bir unsuru koymaya, bu metafizik unsurun varlığını genetiğe dayandırarak kanıtlamaya çalışır. ama gerçeklik, metafizik kategorilerle açıklanamayacak biçimde değişken ve karmaşık olduğu için kanıtlayamaz. Irkçılık bu nedenle bilim dışıdır.

Irkçı görüşler 2. dünya savaşına kadar çok daha açık ifade edilebilirken, kızıl ordu 2. Dünya savaşında faşizmi ezdiğinden beri ırkçılık ilkel ve bilim dışı bir yaklaşım olarak kabul edilir. Ama ırkçılık artık makbul sayılmasa da ırkların var olduğu önyargısı hala yaygındır. Ve bu ırk ayrımlarının ne anlamı bulunduğu, gerçekte neyi ne kadar belirlediği, zihinlerde bulanıktır. Kimileri utangaç bir ırkçılığı sürdürürken, kimileri de farkında olmadan bazı ırkçı kabulleri paylaşır.

Gerçekte, insan toplulukları arasında zeka, yetenek, cesaret vs açılardan herhangi bir fark yoktur. Bu söylediğimizi zaten her aklı başında insan kabul edecektir. Ancak ırk diye bir şeyin hiç var olmadığına gelebilecek bazı itirazlar şöyle olabilir.

İnsan toplulukları arasında fenotipik, yani dış görünüşe ilişkin farklar bulunduğu açık değil midir? Farklı dış görünüşe sahip insan topluluklarına ırk denemez mi? Irk kavramı biyolojide de kullanılmıyor mu? Zaten her canlı gibi insanların da dünyaya yayılıp farklı popülasyonlar oluşturdukça aralarında genetik farklılıkların oluşması doğal değil midir?

Açıklayalım. Gerçekte türk geni, yunan geni, kürt geni gibi genler bulunmadığı gibi, toplulukların genetik ortaklıklarını geçmişe doğru izleyip, etnik ya da siyasal topluluklarla uyumlu bir genetik süreklilik bulmak da olanaksızdır.

Bunu anlamak için öncelikle genetik kavramını ve kalıtım mekanizmalarını anlamak gerekir. İnsan DNA’sı yaklaşık 3 milyar baz çiftinin yan yana diziliminden oluşur. Bunu, bir kitapta bulunan harflerin yan yana dizilerek anlamlı bir bütün oluşturmasına benzetebiliriz. DNA sabit bir element değildir, çeşitli nedenlerle değişimlere uğrar.  Bu değişimlere mutasyon diyoruz.

Mutasyonlar nesilden nesile  bireylerde gerçekleştiği gibi, yine nesilden nesile aktarılabilir. İşte insanlar, Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılırken de nesilden nesile değişimler olmuştur. Ancak, bu değişimler insanları yalıtık popülasyonlara bölmek için yeterli değildir. Bilimsel olarak, insanda nesil aralığının 29 yıl olduğu kabul edilir. Yaklaşık 300 bin yıllık Homo sapiens tarihinde, yani yaklaşık 10 bin nesillik bir toplulukta, hiçbir popülasyon çok büyük değişimler biriktirecek kadar yalıtık kalmamıştır. Bu nedenle topluluklar arasında genetik sınırlar belirlenemez. Yapılan çalışmalar, genetik yakınlığın coğrafi yakınlıkla orantılı olarak dağıldığını gösteriyor. Örneğin Anadolu’dan Orta Asya’ya ya da Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya doğru gidildikçe genetik yapının tedrici bir dağılımla değiştiği görülür. Kabaca bölgelerin coğrafi sınırı olarak kabul edilen yerlerde genetik bir sıçrama görülmez. Ancak çok büyük mesafeler hesaba katıldığında genetik farklılıklar iyi kötü belirlenebilir düzeye ulaşır. Antik anadolu genleriyle antik orta asya genleri birbirinden ayrılabilir. Ama ikisinin arasındaki yolda hiçbir sınır yoktur. İran coğrafyasının nerede bitip orta asya coğrafyasının nerede başladığını hiç kimse söyleyemez. Bu ikisi arasındaki sınır tarih boyunca bulanık olmuştur. Siyasi ve kültürel olarak olduğu gibi genetik olarak da. Aynı biçimde İran’la mezopotamya arasında da kesin bir sınır yoktur. Mezopotamya ile Anadolu arasında da. Aslında yunan geni, türk geni gibi şeyler bulunmadığı gibi, anadolu geni, orta asya geni gibi şeyler de yoktur. Araştırmacılar, insanlarda gerçekleşen mutasyonları saptayarak, Afrika’dan çıkıştan sonra insanlarda nasıl bir genetik dallanma gerçekleştiğini belirlemiştir. Evrimsel antropologlar, bu dallanma örüntülerini  inceleyerek, insan topluluklarının hareketini ve nasıl dağıldığını belirlemeye çalışır. Böylece çok geniş alınmış bölgeler arasında kabaca ayrımlar yaparlar. Çoğu zaman sadece kıtalar arasında saptanabilen bu küçük farklılıklar, insanlar arasındaki yüzeysel dış görünüş farklarının da nedeni olabilir. Ancak, fenotip denilen görünüş farklılıkları çoğu zaman karmaşık genetik değişimlere bağlı olduğundan çok basit ayrımlar yapmak mümkün değildir. Örneğin, Asya’da göz rengini belirleyen gen setleriyle, Avrupa’da aynı özelliği belirleyen gen setleri birbirinden farklıdır. Hatta son yapılan çalışmalar, sadece göz rengini belirlemek için bile yüzlerce gen seti olduğunu göstermektedir. Yani, genetik materyalin toplamına baktığımızda kural değişmez. Aynı coğrafyaların insanları, genetik olarak birbirlerine daha yakındır.

Öte yandan, Afrika’dan çıkış ile birlikte evrimsel genetikte darboğaz etkisi denilen mekanizma nedeniyle Afrika dışında yaşayan insanlarda genetik çeşitlilik Afrikalılara oranla oldukça düşüktür. Buna bağlı olarak ortaya çıkan bir diğer çarpıcı sonuç ise, insanlarda popülasyon-içi çeşitliliğin, popülasyonlar arası çeşitliliğe göre daha fazla olmasıdır. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz popülasyon genetikçisi Richard Lewontin, 1970’lerde bunu ortaya attığında ciddi bir tartışma yaşanmıştı. Bugün yeni teknolojiyle beraber biriken veriler Lewontin’in haklı olduğunu göstermektedir.

Ayrıca, insanlar Afrika’dan çıktıktan sonra dünyanın geri kalanına yalnızca bir kere yayılıp öyle kalmış değildir. Bu nedenle yeryüzündeki genetik dağılımları da düzenli bir karakter göstermez. Tarih boyunca sayısız göç hareketi yaşanmıştır. Topluluklar her bölgeden her bölgeye sürekli hareket etmiş, birbirleriyle sayısız kez karışıp yeniden ayrışarak yeryüzünün genetik haritasını yüzlerce kez hallaç pamuğuna çevirmişlerdir. Örneğin, Neolitik Dönem ve sonrasında Avrupa’ya defalarca kitlesel göç gerçekleşmiş, bugün yaşayan Avrupalı gen havuzunu bu göçler şekillendirmiştir. Tarihin farklı dönemlerinde Avrupa’da yaşayan insanların genetik materyali incelendiğinde bu göçlerin etkisini görmek mümkündür.

Yazının bulunmasından sonraki döneme ilişkin incelemeler daha ayrıntılı verilerle desteklenebilmektedir. Ancak yazılı kayıtlar aynı zamanda bazı yanılgılara da yol açabilir. Tarihi kayıtlarda topluluklara verilen adlara dikkatli ve temkinli yaklaşmak gerekir.

Örneğin X kabilesi, Y, Z ve Q kabilelerini egemenlik altına alarak bir bozkır konfederasyonu kurar. Bunu yaparken egemenlik altına alacağı kabilelerin hangi dili konuştuğunu, ya da genetik olarak ne olduklarını hiç önemsemez. Bölgede kimi bulursa onu egemenlik altına alır. Böylece farklı diller konuşup farklı genetik altyapılara sahip olan X, Y, Z ve Q kabileleri, artık birlikte hareket ederler ve hepsi birden X’ler diye anılırlar. Sonra bu X’ler, büyük bir nehir çevresindeki verimli toprakları istila edip buraya yerleşirler. İstila edilen topraklarda A, B, C ve D halkları yaşamaktadır. X’lerin soylu sınıfı, A, B, C ve D’lerinse köylüleri oluşturduğu yeni bir toplum kurulur. Bu yeni toplum da X’ler olarak anılır. Hikayenin devamında bu topluluk başkalarıyla karışıp yeni adlar alabilir. Bölünüp yeni adlar alabilir. Hikayenin bizim anlattığımız kısmından önce de kim bilir neler olmuştur. Yani adlara bakarak genetik ortaklık varsaymak saflık olur.

Bu koşullarda modern bir topluluğun şu ya da bu tarihsel topluluğun devamı olduğunu söylemek saçmadır. Bu gün herkes herkesle az çok akrabadır. Her toplum birer genetik çorbadır.

Araştırmalar, modern türkiyelilerin genetik olarak en yakın olduğu halkın yunan halkı olduğunu göstermektedir. Bu elbette, Türklerin Yunan olduğu ya da Yunanların Türk olduğu anlamına gelmez. Genetik olarak Türk ve Yunan diye bir şey yoktur. Bu yakınlık, yunanistan ve türkiye coğrafyalarının benzer genetik katkılar aldığını gösterir. Zaten bu, tarihsel bilgilerimizle de uyumludur. Hiç bir modern topluluk genetik bakımdan homojen değildir. Özellikle de anadolu gibi tarih boyunca yol geçen hanı olmuş bir bölgede değil homojenlik, herhangi bir gen havuzunun baskın olması bile düşünülemezdi. Sayılar üzerindeki bir tartışmayı konumuz açısından anlamlı bulmuyoruz. Araştırmalar örnekleme göre birbirinden farklı sonuçlar verebilir. Ancak her durumda bugün Türkiye’nin genetik havuzunda orta asya katkısının %10’u aşmadığı görülmektedir. Tabi bu oran Anadolu coğrafyası içinde bile bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Birey düzeyinde bakıldığında ise tablo tam bir kaos yansıtır. Herkes değişen oranlarda biraz şundan, biraz bundandır. Üstelik bir birey tek bir bölgeden gelen bir genetik miras taşısa bile onun şu ya da bu ırktan olduğunu söylemek yanlıştır. Doğu avrupalı demek rus demek olmadığı gibi, orta asyalı demek de türk demek değildir. Orta Asya’da tek bir dil grubu ve tek bir halk yoktur. Ayrıca tarihte türk diye anılan ya da bu gün bizim geçmişe bakarken türk kategorisine koyduğumuz bütün topluluklar ortak bir genetik mirası paylaşmazlar. Aynı şey ruslar, kürtler ve başkaları için de geçerlidir. Bu nedenle tarihte türk ırkının neler yaptığından söz etmek saçmadır.

Irk, yalnızca bir soyutlama, bir kavramdır. Tarihte hiç bir soyut kavram, hiç bir şey yapmaz. Her şeyi somut insanlar yapar. Tarihi yapan bu insan topluluklarını genetik akrabalıklarına göre sınıflandırmaya kalkarsak meselenin neresinden tutsak elimizde kaldığını görürüz. Irk kavramı tarihte neler olduğunu daha iyi anlamaya değil, var olmayan bir tarih inşa etmeye yaramıştır.

Tarihte, devletleri ırklar kurmaz. Egemen sınıflar, genellikle de egemen sınıfların desteğini alabilen güçlü liderler kurar. Modernite öncesi devletlerde kurumsallaşma çok zayıftır. Çoğu örnekte hükümdar öldüğünde bütün kartlar yeniden karılır. Bağlılık hükümdara ya da en iyi ihtimalle hükümdar ailesinedir. Hükümdarın meşruiyeti dinden ve soyluluğundan gelir. Meşruiyet, ırk referansıyla üretilmez. Hükümdarın tebasının da ırkına hiç bakılmaz. Devlet kimi bulursa ondan vergi alır. Devletlerin ırklarla ilişkilendirilmesi modern dönemde başlamıştır. Milliyetçiler bugünden geçmişe bakarken tarihi bugünkü bakış açılarına göre yazmıştır. Modern tarih bilimi zaten milliyetçiliğin belirlediği bir düşünce ikliminde doğup geliştiğinden, pek çok tarih metninde devletlerin ırklarla, etnik gruplarla ya da uluslarla ilişkilendirilmesi, hatta özdeşleştirilmesi şaşırtıcı değildir. Bu iklimde doğup yetişen bireyler de tarihi aynı çerçevede görmeye alışır, devletleri ırksal ya da etnik temellere dayanmadan anlayamaz. Bu ortamda ırk kavramının açıklayıcı olmadığını anlamak da zor olabilir. Zaten çoğu insan, ırkın bir kavram olduğunun bile farkında değildir. Kavramlarla somut şeyleri birbirinden ayırmayı öğrenmemiştir. Her kavramı somut bir gerçeklik sanır.

Artık yukarıda değindiğimiz soruların neden yanlış olduğu da anlaşılabilir. Osmanlı Türk müdür gibi bir soruya genetik bakımdan yanıt vermeye çalışmanın ne anlamı olabilir? Eğer ırk diye bir kavram kullanmak mantıklı olsaydı, bu soruya hayır demek gerekirdi. Çünkü osmanlının halkı da eliti de hatta hanedan ailesi de genetik bakımdan oldukça çeşitliydi. Hükümdar ailesinin yönetme hakkı da her yerde olduğu gibi dine ve ailenin soyluluk iddiasına dayanıyordu. Ama bu soruya hayır demek de yanlıştır. Zaten kavram yanlış olduğu için soru hiç yanıtlanmamalıdır.

Irk kavramının biyolojideki kullanımı üzerine de bir kaç söz edelim. Öncelikle şunu belirtelim ki, bugün insan toplulukları arasındaki güncel ve tarihsel genetik bağlantıları araştıran bilimsel çalışmalarda ırk kavramı kullanılmıyor. Ancak eskiden bu kavramın bilimde de bolca kullanıldığı doğrudur. Bu da tarihte öjeni gibi mahkum edilmesi gereken girişimlere sebep olmuştur. Bu kanalda daha önce de anlattığımız gibi bilim, siyaset üstü bir mutlak bilgi kaynağı değildir. Toplumsal olaylardan ve siyasal önyargılardan etkilenir.

İnsanlar tarih boyunca genetik akrabalıklara büyük anlam yüklemiştir. Akrabalık hem mülkiyetle yakından bağlantılıdır hem de bilimsel bilginin gelişmediği dönemlerde yabancı topluluklar hakkında fikir oluşturmak için önemli bir veri kabul edilmiştir. Falanca kabilenin adamı şöyle olur, filancaların ataları şöyle yaptığı için onlar bu gün böyledir gibi bilgiler dünyayı anlamak için önemli birer bilgi kaynağı olagelmiştir. Modern ırkçılık böyle bir düşünce altyapısının üstüne kolayca kurulmuştur. Coğrafi keşiflerden sonra avrupanın egemen sınıfları, yönetmeleri, sömürmeleri ve anlamaları gereken koskoca bir dünyayla karşı karşıya kalınca, hazır buldukları düşünme alışkanlığıyla kendilerinin elbette en tepede yer aldığı bir ırklar hiyerarşisi kurmaya yönelmiştir. Antropoloji bilimi bu koşullarda, daha en baştan önyargılarla yüklü olarak kurulmuştur ve bu önyargılardan arınması birkaç yüzyıl gerektirmiştir. Buna paralel olarak evrimsel biyoloji araştırmaları da uzun bir süre siyasal ırkçılık tarafından bir bilimsel dayanak olarak kullanılmıştır. Bu ilişki elbette ters yönde, bilim üzerinde de bir etki yapacaktır. Insanların toplumsal ilişkilerinden kaynaklanan kavramların biyolojide kullanılmasına sık rastlanır. İnsanlar bir arı kolonisinde kraliçe görmeye, iki şempanze topluluğu arasındaki mücadeleye savaş demeye önceden programlanmış durumdadır.

Irkçılığın bilimden kovulmasından sonra da ırk kavramı, insanlar için olmasa da hayvanlar ve bitkiler için zaman zaman, birbirinden yalıtık popülasyonları tanımlamak için kullanılmıştır. Ama bu, gevşek ve zorunlu olmayan bir adlandırmadır. Aslında hayvanlar ve bitkiler için ırktan çok alt tür, kültivar vb kavramlar tercih edilir. Ayrıca kavramın çeşitli alanlarda yarı bilimsel biçimde kullanıldığı da olur. Köpek ırklarından ya da tavuk ırklarından söz edildiğini duyarız. Bu kullanımlara geçmişin bir kalıntısı olarak bakılmalıdır. Yapay seçilime konu olan canlılarda benzer bir işlevi yerine getirecek bir kavrama ihtiyaç duyulması doğaldır. Irk, bilimsel olmaktan çok siyasal bir kavramdır. Siyasal ve toplumsal bağlamını göz ardı ederek ırkı saf bilimsel bir olgu gibi ele almaya çalışmak toplumsal konulara ve bilimin işleyişine dair büyük bir saflığı gösterir.

Falancalar filan mıdır? Türünden sorular reddedilmelidir. Irk bakımından neden reddedilmesi gerektiği açık. Zaten ırk kavramı reddedilmelidir. Bu soruların diğer bakımlardan neden yanlış olduğunu ise gelecek videolarda tartışacağız.