İğrençliği sıradanlığında- Sıradan Faşizm

Faşizmi seçim sandıklarından bu onay çıkartıyor; dolayısıyla yenilmesi için de önce bu onayın kırılması gerekiyor.
Sıradan Faşizm

Sıradan Faşizm (1965) – Mikhail Romm

Normal koşullarda DVD Rafları’nda belgesel incelemeyi düşünmüyordum; ancak Reyhanlı katliamından bu yana geçen zaman boyunca yaşananlardan, bilhassa da polisin katliamda yakınlarını kaybedenlerin anma gösterisine alçakça saldırmasının ardından faşizm olgusunu nesnel biçimde tahlil eden bir eseri incelememin iyi olacağını düşündüm. Dolayısıyla bu hafta Sovyet sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Mikhail Romm’un büyük ölçüde nazi propaganda görsellerini kullanarak çektiği Sıradan Faşizm’i ele alacağım. Metin Çulhaoğlu’nun 10 Ocak 2009 tarihli soL Portal yazısında dediği gibi, “çağrışım serbesttir”.

Sıradan Faşizm

Romm’un başta ifade ettiği üzere belgesel faşizmin bütünlüklü bir tahlilini yapmayı değil, faşizmin nasıl kitleselleştiğini ve sıradanlaştığını, yani bir parti ideolojisi olmaktan çıkıp ulusun tüm yaşantısına içkin ve onu yönlendirir hale geldiğini incelemeyi hedefliyor. Eser bir karşılaştırmayla başlıyor: Romm, Sovyetler Birliği’nde bir sınavın sonucunu bekleyen insanları gizli kameraya alıyor ve sonuçlar açıklandığında her biri bambaşka bir tepki veren bu insanlarla nazizme destek veren Alman kitlelerini karşılaştırıyor. Romm’un temel tezi şu: faşizm, insanların kişilik farklılıklarını silerek ve onları aynılaştırarak kitleselleşir ve sıradanlaşır.

Sıradan Faşizm

Bunun ardından ilk olarak faşizmin sınıfsal kökeni ele alınıyor. Hitler, Nazi Partisi’ne katılmadan önce polis muhbirliği yapan, antikomünist, lümpen bir işçiydi. Nazizm ise ilk kitlesini Hitler’e benzer lümpen işçilerde ve bir sınıf bilinci taşımayan, ancak kalabalık olan dükkancı ve tüccar küçük burjuvalarda bulmuştu. Burada önemli olan, içeriksiz, hatta saçma sapan olsa da kitleleri heyecanlandıracak ve birleştirecek bir ideoloji sunulmasıydı. Bütün bunları Nazi Partisi’nin yükseliş döneminde yaptığı eylemlerden sahnelerle gözler önüne seren Romm, parti güçlendikçe emperyalist Alman burjuvazisinin Nazi Partisi’ni nasıl desteklediğini de patronların bizzat fabrikalarda Heil Hitler sloganları attırdığı görüntüler ile belgeliyor.

Nazizm iktidara geldikten sonra ilk olarak toplumsal hayatı tekeline alıyor. Bunun bir boyutu kuşkusuz muhaliflerin hapsedilmesi ve öldürülmesi, ama asıl çarpıcı olan halkın onayının nasıl oluşturulduğu. Bu amaçla kitlesel ritüeller yapılıyor: Üniversite bahçelerinde törenlerle yasaklanmış kitaplar yakılıyor, sokaklarda kurulan sofralarda hep birlikte geleneksel çorbalar içiliyor. Temel atma törenleri, eski imparatorluğun üniforma ve sancaklarıyla yürüyüşler… tüm bunlar Hitler’in içeriksiz ama heyecanlı söylevleriyle birlikte gündelik hayatı şekillendiriyor. Öyle ki, faşizm yatak odasına kadar giriyor: Nazi devleti resmi olarak her kadından dört çocuk istiyor ve bunun için izin alan askerleri evine boş bir beşik verip gönderiyor.

Sıradan Faşizm

Diğer yandan führerlik müessesesi silsile yoluyla yaygınlaşıyor. Hitler her emrini hotzot ederek, sorgulanmaksızın uygulattıkça altındakiler de aynısını yapıyorlar. Böylelikle her yöneticinin minik bir führere dönüştüğü; sorgulayıcı aklın ise değersizleştiği bir toplumsal ortam oluşuyor. Faşizm devasa kitleselliğine bu ortamda ulaşıyor ve sıradanlaşıyor. Romm’un belgeseli bütün bunları akıl dolu biçimde, çok çarpıcı görüntülerle gözler önüne seriyor ve nazizmi insanlıkla alakası olmayan bir çılgınlık olarak idealize eden batı sinemasının asla yapamayacağı bir çözümleme sunuyor.
Sıradan Faşizm, içinden geçtiğimiz günlerde izlenmesi çok önemli bir eser, zira faşizmin esas gücü polisiye şiddetten değil, aklı dumura uğratılmış kitlelerin sessiz itaat ve onayından geliyor. Faşizmi seçim sandıklarından bu onay çıkartıyor; dolayısıyla yenilmesi için de önce bu onayın kırılması gerekiyor.