Evrim Her Şeyi Açıklamak İçin midir?

Nasrettin hoca bir gün, ahırda bir gümüş parasını düşürüp kaybetmiş. Sonra komşuları onu, evinin önünde dikkatle yerlere bakıp bir şeyler ararken görmüşler. Komşular, ne oldu? diye sormuşlar. Ahırda param düştü demiş hoca. Komşular şaşırmış. Ee? Öyleyse neden burada arıyorsun? Hoca, ahırda aramak zor demiş. Orası çok karanlık.

Toplumsal konulara dair açıklamaların bazen, Nasrettin hocacı bir yaklaşımın etkisi altında biçimlendiği görülüyor. Nasreddin Hocacılık en çok, toplumsal konuları evrimsel temellere dayandırmaya çalışan açıklamalarda göze çarpıyor. Evrimden söz ettikleri için ilk bakışta son derece bilimsel sanılabilecek böylesi açıklamalara göre, bugün toplumda gördüğümüz her şey, insanın evrimsel süreçte kazandığı bazı özelliklerin sonucudur. Estetik tercihlerimiz, ilişki kurma biçimlerimiz, hatta siyasal davranışlarımız, her şey evrimsel geçmişimizin kalıntısıdır. İnsanların birbirine şiddet uygulaması, doğa koşullarında yaşadığımız dönemden kalan şiddet eğilimimizin bir sonucudur. İnsanların iş yerlerinde birbirinin kuyusunu kazması, avcılık zamanlarımızdan beri tuzak kurmayı sevmemizdendir. Bireycilik, bencillik, başkalarının haklarına saygısızlık, özgür avcılar olarak bireysel yaşadığımız dönemlerin içimize yerleştirdiği eğilimlerdir.

Bu tek yönlü anlayışta toplum, bireylere indirgenir, bireyse genlerine… genler bireyi tamamen belirler, birey de toplumu. Daha doğrusu zaten toplum, bireylerin toplamından ibarettir. Bu durumda her şeyin geni aranır. İnanç geni, eşcinsellik geni, ırkçılık geni, milliyetçilik geni, peynir sevme geni, türk halk müziği dinleme geni. Tek bir gen bulunmasa bile, her şeyin mutlaka genetik kaynaklı olması gerektiği sanılır. Bunu bir kere ön kabul aldıktan sonra, hikayenin geri kalanını uydurmak kolaydır. Savaşlar, insanın savaşa olan genetik yatkınlığından çıkar. ABD, Suriye ve ırak petrollerine, avcı toplayıcı dürtülerle çökmüştür. Kadına şiddet de kolaylıkla, dizginlenemeyen genetik kaynaklı dürtülerin bir sonucu olarak görülebilir. Böylece toplumdaki bütün kötülükler insanın kötülüğüyle açıklanabilir. Hatta kalıtsal mirasımızı seçemeyeceğimizden bunlar kötülük bile sayılamaz. Her şey bizim doğal özelliklerimizdendir, yani her şey doğal ve normaldir. Bu kötülüklerden kurtulmak için de fazla bir şey yapamayız. Genler öyle birkaç bin yılda değişmez. O zaman en iyisi, genlerimizin sesini dinleyip uyum sağlamaktır. En bilimsel seçenek budur.

Bilimin böyle, sınıflı toplumun kötülüklerini meşrulaştırmak için kullanılması, sınıflı toplumun kendisi kadar eskidir. Özel olarak evrimin aynı amaçla kullanılması ise evrim üzerine bilgilerimizin bir sıçrama yaşadığı 19. Yüzyılda başlamıştır. Sosyal Darvincilik diye bilinen yaklaşıma göre, doğada en güçlüler ayakta kalır. Güçlü hayvan zayıfını yer. Toplumda da aynen böyle olur. Böyle olmamasını istemek bilim karşıtlığıdır. Bu pek bilimsel yaklaşımın hangi siyasal akımı besleyeceği açıktır. Faşizm… aynı biçimde ırkçılık da belki bir yüzyılı aşan bir süre boyunca tamamen bilimsel bir görüş sayıldı. Hangi ırkın hangi ırktan üstün olduğu, belirli bir bireyin tam olarak hangi ırka mensup bulunduğu ciddi ciddi araştırıldı. Pozitivist hukuk anlayışı da aynı biçimde pek bilimseldi. Hırsızın çocuğu hırsız olacağından, kişinin ailesinde hırsızların bulunması mahkemelerde önemli bir veri kabul ediliyordu. Üstelik hırsızlık yapanların aile kökenleri araştırıldığında, hırsızlığın genetik kaynaklı olduğu istatistiksel olarak da açıkça gösterilebiliyordu. Tabi bu saçmalığın bilimsel kabul edilebilmesi için hırsızlığa yol açan bütün toplumsal etkenlerin, hırsızlık nedeniyle hapse giren insanların çocuklarının genellikle hangi şartlarda, hangi ilişkiler içinde yetiştiğinin ve yetişkinliğinde hangi olanaklara sahip olduğunun göz ardı edilmesi gerekiyordu.

Sosyal Darvincilikte ise, burjuva toplumunda geçerli olan bireycilik önce doğaya yansıtılıyor, sonra da yine toplumdaki sömürü ilişkilerinin meşrulaştırılması için kullanılıyordu. Gerçekte doğadaki tek ilişki biçimi mücadele değildir ve Darvin, en güçlünün değil en uyumlunun hayatta kalmasından söz etmiştir. Ama burjuva düşünürleri doğaya baktıklarında kendi toplumlarını görmeye çalıştıkları için Darvin’i yanlış anlamıştı.

Irkçılık da aynı biçimde gücünü bilimden değil siyasetten alıyordu. Bazı halkların geri ve ezilmeyi hakkeden topluluklar olduğunun kanıtlanması ihtiyacından doğmuştu.
Bütün bu rezillikler, bilimsel gelişmenin sonucunda değil, toplumsal siyasal mücadelelerin sonucunda ortadan kalktılar. Kızıl Ordu Berlin’de Alman Parlamento binasına orak çekiçli kızıl bayrağı diktiği gün, aynı zamanda tüm dünyanın üniversitelerinde de ırkçılığın tabutuna çiviyi çakmış oldu.

Toplumsal konuları anlamak için öncelikle bakılması gereken yer, üretim ilişkileridir. İnsanlar maddi yaşamlarını yeniden üretebilmek için doğayla ve birbirleriyle zorunlu ilişkiler içine girerler. Bu üretim ilişkileri bütün toplumsal görüngüleri biçimlendirmekle de kalmaz, alet yapmaya başladığından beri insanın evrimi üzerinde bile etkide bulunmuştur.

Toplumsal konular üretim ilişkileri göz ardı edilerek anlaşılamaz. Örneğin bireyciliğin artışı ve insanların birbirleriyle çeşitli biçimlerde mücadele etmesi, toplumun sınıflara bölünmüş olmasının, daha özelde de kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Zaten iddia edildiğinin aksine, avcı toplayıcı dönemde insanlar arasındaki hakim ilişki biçimi son derece dayanışmacı ve eşitlikçiydi. O dönemin özgür avcıları bireysel falan yaşamıyordu. Doğayla mücadelelerinde birbirlerinden güç alıyorlardı. İnsanlar hayatta kalabilmek için birbirlerini korumak zorundaydı. Büyük sürü hayvanları ancak ortak çalışmayla avlanabiliyordu ve topluluğun sayısının bir kişi azalması bile topluluğun tüm üyelerinin hayatını tehlikeye sokabilirdi. Birbirini yeterince kollamayan toplulukların toptan yok olması için işlerin biraz ters gitmesi yeterliydi. Bu şartlar altında insanlar kendilerini tamamen topluluklarına bağlı hissediyordu. İnsanın bilişsel yeteneklerinin gelişimi de oldukça yavaş seyretti ve kendisini diğer topluluk üyelerinden ayrı bir birey olarak görebilme yeteneği bile aşama aşama gelişti. Ayrıca nüfusun az olması topluluklar arası rekabetin ve çatışmaların da çok seyrek yaşanmasına neden oluyordu. Emek verimliliği çok düşüktü. Üretim fazlası diye bir şey yoktu. Bu nedenle başka bir topluluğun ürettiklerini yağmalamak da, birilerini çalıştırıp ürettikleri ürünlere ya da artı değere el koymak da olanaksızdı.

Yağmacılık ve savaşlar ancak üretim fazlası oluştuğunda, topluluk içi sömürü ve insanların bireyci davranışlar sergilemeye başlaması da ancak özel mülkiyetin ortaya çıkmasından sonra mümkün olabildi. O zaman bile ilkel komünal kültür kolay teslim olmadı. Toplumun sınıflara bölünmesini daha binlerce yıl geciktirebildi. Sınıflı toplumun içinde de kültürel kalıntılarını ve izlerini modern dönemlere kadar ulaştırabildi.

Bugün eğer gerçekten avcı toplayıcı dönemlerimizden içimizde bir şeyler kaldıysa bunların dayanışmacı ve birbirini korumaya yönelik dürtüler olmasını beklemek daha mantıklı olur. Ama sonuçta modern bireycilik sınıflı toplumun, her şeyden önce de modern üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Aynı biçimde modern eşitlikçilik ve komünizm de öyle…
Aynı biçimde şiddet eğilimlerinin de avcı toplayıcılığın bir kalıntısı olduğuna dair en ufak bir bulgu yoktur. Bugün modern toplumumuzda insanlar arası şiddeti açıklamak için yeterince neden bulmak zor değildir.

Elbette herhangi bir modern görüngüyü açıklarken genetikten hiç yararlanılamayacağını söylemiyoruz. Ancak böyle açıklamalar yaparken çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekir. Özellikle de karmaşık kültürel ve siyasal konuları evrimle açıklamaktan kaçınmak gerekir. Karmaşık kültürel davranışların genetik dürtülerle açıklanması, insanlığın son 15000 yıllık toplumsal gelişimini kabaca bir kenara itmeyi gerektirir. Toplumsal görüngüler, toplumsal açıklamalar gerektirir. Ahırda yitirdiğimizi dışarıda bulamayız. Böyle bir kolaycılık ahırın hep karanlık kalmasına yol açacağı gibi, araştırmalarımızın da tek yönlü olmasını getirir. Toplumsal konulardaki bilgisizlik, evrime dair bakışımızın da tek yönlü ve sığ olması sonucunu verir.