Diyalektik Bir Zırva mı?

Sınıflı bir toplumda akademi, yalnızca bilim üretmez. Ideoloji de üretir. Akademik ünvanların asıl işlevi statü ve saygınlık yaratmaktır. Sınıflı toplumlarda yiyecek ve aletleri üretenlerle topluma dair düşünceleri üretenler birbirinden ayrıdır. Her şeyi üreten emekçilerin düşünce üretmemesi, kendilerine sunulan düşünceleri kabul etmesi istenir. Felsefe, ekonomi, toplumsal konular, öyle herkesin üzerine konuşacağı şeyler değildir. Burjuvazi adına konuşan akademisyenler ne diyorsa o kabul edilmelidir. Böylece emekçilerin bağımsız düşünmesi, düzeni sorgulaması önlenir. Halkı düzene ikna etme işi, sadece dinle yapılmaz. Bilim de aynı amaçla kullanılabilir. Bunun kolay bir yolu, kapitalizmin yıkılmasını hedefleyen devrimci düşünceleri bilim dışı ilan etmektir.

Buraya şengörün diyalektik zırva dediği şey konulabilir telif sorunu falan yaratmazsa.
Bu kadar iddialı konuştuklarına bakmayın. Marksizme yönelik bilimsel görünümlü eleştiriler aslında ipe sapa gelir şeyler değil. Bu tip eleştirileri yanıtlamaya çalışacağız. Ama asıl yanıtlayacağımız, celal şengör değil. Onun görüşlerinin asıl kaynağı karl popper’dır. Şengör bu konuda popper’ın görüşlerini kopya etmektedir. O nedenle biz şengörle uğraşmayıp, doğrudan Popper’ı yanıtlayacağız.
Popper’ın marksizme yönelik eleştirileri çok boyutludur ve biz bu seride bu eleştirilerin bütün önemli kısımlarına değinmeye çalışacağız. Işe önce diyalektikle başlayalım.
Popper’ın diyalektik konusundaki görüşlerinde özgün bir yan yoktur. O bu konuda, kendinden önceki burjuva düşünürlerinin genel yaklaşımını tekrarlamakla yetinir. Buna göre diyalektik, her şeyin sürekli değiştiğini ve her şeyin her şey olabileceğini, karşıt kavramların aslında aynı şey olduğunu iddia ederek, istenilen her şeyin doğru kabul edilebilmesine olanak sağlayan bir laf cambazlığından ibarettir.

Gerçekte, Popper’ın anlattığı şeyin diyalektikle zerre kadar alakası yoktur. Biçimsel mantığın kesin ayrımlarına hapsolan burjuva düşünürleri, bilerek ya da bilmeyerek diyalektiği tamamen yanlış anlatırlar.
Bu yanlışın nereden kaynaklandığını anlamak için biçimsel / metafizik mantığın nasıl geliştiğine bakmak gerekir.
Soyutlama ve indirgeme, insanların en temel düşünme araçlarındandır. Doğada birbirine eş iki şey bulmak olanaksızdır. Örneğin birbirinin tamamen aynısı iki elma yoktur. Tek tek her elma, renk, büyüklük, tat, koku, sertlik gibi özellikleri bakımından diğerlerinden küçük farklılıklar gösterir. Bazı elmalar daha yamrı yumru olur. Bazıları daha kırmızı. Bazıları kurtludur. Her birinin yüzeyleri ötekilerden farklıdır. Buna rağmen insanlar, benzer özelliklerine dayanarak bütün hepsine elma der. Elma dediğimizde, gerçek elmaların bütün somut özelliklerinden soyutlayarak ürettiğimiz elma kavramını kullanmış oluruz. Bu aynı zamanda bir indirgemedir, çünkü tek tek elmaların bütün tekil özelliklerini gözardı etmiş oluruz. Bir kavram olarak elmanın büyüklüğü, rengi, tadı yoktur. Elma kavramı, büyüklük, renk, tat gibi somut özelliklerini elmadan çıkardığımızda geride kalan şeydir. Onun tarihi de yoktur, gerçek elmaların aksine durağan ve değişmezdir. Elma ağacı bir canlı türü olduğu için burada tür kavramı üzerinden bir kafa karışıklığı oluşması olasılığına karşı, elma yerine taş da diyebiliriz. Her taş birbirinden farklıdır. Bütün somut özellikleri kendisinden çıkarılırsa taş, sadece boş bir kabuktur, bir soyutlamadır, bir simgedir.

Aynı biçimde, matematik de gerçek doğanın soyutlamasıdır. Herkes kolaylıkla iki elma hayal edebilir. Yada iki ağaç. Ya da iki at. Iki sayısı ise elmalara, ağaçlara ya da atlara bağlı olmadan düşünebilmemizi ve hesaplama yapabilmemizi sağlayan değerli bir düşünce aracıdır. Doğada iki diye bir şey yoktur. Iki elma, ağaç veya at vardır. Iki, bizim doğal nesnelerle işgörebilmemize yarayan bir araçtır. 4, ikinin tam iki katıdır. Ama gerçek doğada 4 elma, asla iki elmanın tam iki katı olmaz. Matematikte iki kere iki her zaman dört etse de gerçek hayatta etmeyebilir. Kusursuz geometrik şekiller, kusursuz ve hatasız büyüklükler ancak soyut matematikte vardır. Gerçek doğada ise her şey hem durmaksızın değişir, hem de matematiksel ifadelerinden az ya da çok sapma gösterir.
Gerçek doğanın simgelerle ifade edilebilmesi, sistematik bilgi üretimini ve bilginin aktarılmasını kolaylaştırdığı için insanlığa büyük yarar sağlamıştır. Ancak bunun ağır bir bedeli de olmuştur. Pratikten bağımsız, kusursuz ve mutlak bilgi anlayışının ortaya çıkması…

Nedenlerine burada giremeyeceğimiz uzun bir sürecin sonunda, insanlığın doğayı yeterli ölçüde kavrayıp onunla başedebilmek için geliştirdiği bir araç olan simgesel ve biçimsel mantık, doğanın kendisine uyması gereken kutsal bir bilgi kaynağı olarak yüceltildi. Doğadan edindiğimiz bilgilerin aksine, matematik ve mantık, kusursuz, değişmez ve görünüşte kendi kendine yeterli bilgi üretiyordu. Öyleyse biçimsel mantık, her şeyin ölçütü olabilirdi. Yalnızca kusursuz, tam ve değişmez olan bilgiler gerçekten bilgi sayılabilirdi.

Felsefeciler düşünürken gerçek elmaları değil, ideal elma soyutlamasını dikkate almaya başladılar. Matematiğin temel kurallarının da insan tarafından konulduğunu gözden kaçırdılar. Herhangi bir şeyin doğru kabul edilebilmesi için gerçek yaşamda işe yaraması değil, biçimsel mantık kurallarına uyması gerektiğini düşünmeye başladılar. Biçimsel mantık, ideal kategorilerle iş görür. Zaten ona aynı zamanda metafizik mantık denilmesinin nedeni de budur. Soyutlaması ve simgesi oldukları şeyler sürekli bir değişim içinde bulunsalar da metafizik mantığın kategorileri hiç değişmez. Doğal şeyleri böyle dondurarak ve içlerinde oluştukları bütünden kopararak anlamak, kavramayı kolaylaştırdığı için yararlı, hatta kaçınılmazdır. Ama bu yapılanın sadece bir soyutlama olduğu, gerçekte şeylerin öyle birbirinden bağımsız ve durağan olmadıkları unutulursa, başlangıçta yararlı olan araç, zararlı hale gelir. Burjuva felsefecilerinin başına gelen budur.

Bu arada, burjuva felsefecisi derken, burjuva düşüncesinin sınırları içerisinde hareket eden felsefecileri kastediyoruz. Burjuva düşüncesi ise burjuvaların düşündüğü şey anlamına gelmez. Bu adlandırmayla, burjuvazinin tarihsel çıkarlarına uygun ve burjuva toplumunun devamlılığına hizmet eden düşünce akımlarının toplamını kastediyoruz.
Burjuva felsefecileri, baltasına aşık olan bir oduncuya benzetilebilir. Gerçekte balta, ağaç kesmek amacıyla insan tarafından üretilmiştir. Ama baltasına aşık olan oduncu, ağaçların baltaya uymaları gerektiğini düşünür ve baltasının kesemediği ağaçların ağaç olmadıklarını iddia etmeye başlar.
Diyalektik, işte bunu reddeder. Araç doğaya uymalıdır, doğa araca değil.

Diyalektik, mutlak bilgi arayışını reddeder. Doğada kesin sınırlar yoktur. Doğayı daha iyi anlayabilmek için yaptığımız adlandırma ve sınıflandırmalar, belirli bağlamlarda, belirli amaçlar için gerçekten de işe yarar ve kesindir. Ancak kesin ayrımların işe yaramayacağı durumlar da yaşanır. Günlük yaşam düzeyinde, genellikle şeyleri değişmez kabul etmemizde bir sakınca yoktur. bu nedenle diyalektik, biçimsel mantığı reddetmez. Onu içerip aşar. Ama günlük yaşamda işe yarasa da bilimsel araştırmalarda biçimsel mantık çalışmaz. Bilimde zorunlu olarak şeyler, birbirlerinden bağımsız ve değişmez olarak değil, aksine içerisinde oluştukları bütünle birlikte, birbirleriyle olan ilişkileri çerçevesinde ve sürekli değişmekte oldukları bilinerek kavranırlar. Bilimin ortaya koyduğu bilgilerin, her zaman, her yerde ve her durumda geçerli olduğu varsayılmaz. Bilimde her zaman her bilgi, belirli koşullar altında ve belirli sınırlar içinde doğrudur. İşte bu, diyalektik bakış açısının ta kendisidir. Bilim geliştikçe, biçimsel mantığın sınırlamalarını zorunlu olarak terketmiştir. Ancak burjuva bilim felsefesi hala, bilimsel gelişmeleri biçimsel mantığın dar sınırları içinde kavramaya çalışır. burjuva bilim felsefesi, en azından son 150-200 yıldır bilimsel ilerlemenin gerisinde kalmıştır. Gerçek bilimsel çalışmada bu felsefe kullanılmaz. O ancak felsefi tartışmalarda diyalektiğe karşı öne sürülür. Popper’cılığın da dahil olduğu burjuva bilim felsefesi bilimsel çalışmaları yönlendirmek için değil, ideolojik amaçlarla kullanılır.

Diyalektik, elbette her şeyin birden doğru olduğunu söylemez. Belirli bir bağlamda doğru olan bir şeyin başka bir bağlamda yanlış olabileceğini, seylere mutlak ve değişmez özellikler atfedilmemesi gerektiğini söyler. Örneğin bir toplumsal kurum, uygarlığın erken dönemlerinde ilerici bir işlev üstlenirken, aynı kurum modern dönemde gerici duruma düşebilir. Ya da sözkonusu kurum gerici ve ilerici bazı özellikleri aynı anda taşıyabilir. Bu durumda o toplumsal kurumun özü itibariyle ilerici mi gerici mi olduğunu belirlemeye çalışmak yerine, hangi bağlamda nasıl bir işlev üstlendiğine bakmak gerekir.
Diyalektik karşıtları her sorunu bir kerede ve nihayi olarak çözmeye çalışırlar. Bu, gerçek durumları kavrayamamayı getirir.

Örneğin döllenmiş bir tavuk yumurtasını ele alalım. Yumurtanın içinde gelişen civciv için yumurtanın kabuğu yararlı mıdır zararlı mı? Bu sorunun her durumda geçerli bir yanıtı olamaz. kabuk, başlangıçta civciv için yararlıdır. Onu dış etkenlerden korur. Ama gelişmesinin bir aşamasında civciv, yumurtanın kabuğunu kırıp dışarı çıkmak zorundadır. Eğer kıramazsa, o ana kadar ona yararlı olan kabuk, ölümüne neden olur. ayrıca kabuğun yararlı olmaktan çıktığı kesin bir an saptamak da olanaksızdır. Diyalektik bakış açısından son derece anlaşılabilir olan bu süreç, biçimsel mantığın kategorilerini allak bullak eder. Biçimsel mantık süreç kavramını dışarıda bırakmak zorundadır. Karl Popper gibi düşünenlerin diyalektiğin her şeyi birden iddia edebildiğini söyleyerek çarpıttıkları şey diyalektiğin işte bu çok yönlü ve tarihsel bakışıdır.