Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?

Dünyadaki her ülkede insanları ikiye bölen bir sınır var. İlk grupta aşırı zengin bir azınlık yer alırken ikinci grubu yoksul çoğunluk oluşturuyor. Bu farkedilmeyen sınır, kimi zamanlarda son derece somut ve elle tutulur hale geliyor. Peki bu sınırı yaratan şey tam olarak ne?

Çalışan insanlar neden ağır bir yoksulluk içindeyken diğerleri oldukça zengin?

Zenginliğin gerçek kaynağı fabrikalar, tarlalar, çiftlikler, tarım alanları, taş ocakları, petrol kuyuları ve diğer üretim araçlarıdır. Şirketler, onlara çalışan insanlar olmasadan kâr üretemezler. Tüm zenginlikler, işçilerin emekleriyle üretilir. Şirket sahipleri ise işçilerin emeğinin ürettiği zenginliğe el koyarken karşılığında “maaş” adı altında sadece hayatta kalmalarına yetebilecek küçük bir pay verirler. İşte toplumu iki büyük sınıfa bölen şey, üretim araçları üzerindeki bu özel mülkiyettir.

Kapitalist sınıfı, büyük şirketlere, finansal kurumlara ve dağıtım tekellerine sahip olanlar oluşturur.

İşçi sınıfını, yani proletaryayı ise emeklerinden başka bir şeye sahip olmayanlar.

Genelleştirerek söyleyecek olursak, proletarya, sermaye sahibinin çıkarına, yani sermaye sahibinin kâr elde edebilmesi için bir ücret karşılığında çalışan herkesi kapsar. Tabii bir de küçük burjuvalar vardır, diğer bir deyişle küçük işletme sahipleri. Ama bu grubun durumu pek istikrarlı değildir. Küçük işletme sahipleri sürekli iflasın eşiğine itilirler, genellikle de işletmelerini kaybedip proleteryanın saflarına katılırlar. Binlercesinden sadece çok azı ayakta kalmayı başararak diğerlerinin emeğini sömürmeye devam eder.

Teknoloji ve bazı yaratıcı alanlarda çalışan işçiler diğerlerine göre daha yüksek maaş alırlar. Bunlar büyük kapitalist sınıfın faydalandığı fikirleri üretir ve bunları hayata geçirir. Fakat entelektüel mesleklerdeki birçok insan, yani örneğin doktorlar, öğretmenler ve mühendisler, tıpkı diğer işçiler gibi düşük maaşlarla geçinmek zorundadır.

Kamu iştirakleri de tıpkı özel sektördeki şirketler gibi kâr elde etmeye odaklanmışlardır. Bu kamu iştiraklerindeki sıradan çalışanlar düşük bir gelir elde ederken üst düzey yöneticiler yüksek maaşlar alırlar.

Aslına bakarsanız siyasi iktidar da tüm kurumlarıyla birlikte yönetici sınıfa aittir. Kapitalist devletin herkes için eşit haklar sunduğu iddiası asla gerçeği yansıtmaz. Gerçekte, bir yurttaşın yaşam koşullarını, özgürlüğünü, alacağı eğitim ve sağlık hizmetinin kalitesini yalnızca banka hesabındaki miktar belirler.

Türkiye’de 20 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor; her dört çocuktan biri yoksul. İşçilerin yüzde 60’ı asgari ücret veya altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. En az 8 milyon 37 bin kişi kendi genel sağlık sigortası primini ödeyemeyecek kadar yoksul. İşçiler borca batmış durumda.

Aynı zamanda onlarca dolar milyarderi her geçen gün daha da zenginleşiyor. İşçiler borçlardan ve yoksulluktan intihar ederken, Ülker’in serveti sadece 1 yılda 1 milyar dolar arttı. Zengin ve fakir arasındaki gelir uçurumu dünyanın her yerinde büyüyor ve “orta sınıf”lar da eriyerek proleteryaya katılıyor. Bugün tüm dünyada olan şey işte bu.

Bu durumun çoğunluğun yararına olduğu söylenemez. Peki tüm bunlara rağmen sermaye sınıfı toplumsal alandaki egemenliğini nasıl sürdürebiliyor? İktidar aygıtının yönetici sınıfa, yani kapitalistlere ait olduğunu zaten söylemiştik. Yönetici sınıfın gücünün toplumsal hayattaki hakimiyeti hukuk ve kolluk güçleri tarafından sağlanıyor. Özgür seçim dedikleri şey, sadece basit birer formalite. Sermaye sınıfı, kendi düzen siyasetçilerini kolayca parlemantoya sokup kamusal görevlere yerleştiriyor. Elbette işçileri sindirmek ve düzenin devamı için bunlar da yeterli gelmiyor. Yönetici sınıf, sıradan insanların yaşadıklarından farklı bir hayatı, farklı bir sistemi hayal dahi edememeleri için tüm araçları kullanıyor. Düzenin bekası için, sermayenin tutsakları uyandırılmamalı ve işçiler sınıfsal çıkarlarının asla farkına varmamalıdır.

Peki sınıf bilincinin uyumakta olduğunu ne göstermektedir? Öncelikle işçi sınıfının yaşam şartları. Dünyadaki milyonlarca insan, ihtiyaçlarını karşılamak için aynı anda 2-3 işte birden çalışmak zorundadır. O kadar çok çalışırlarki çoğu zaman bulundukları durum hakkında düşünmek için zamanları ya da enerjileri kalmaz. Tüm enerjilerini hayatta kalmak için harcamak zorundadırlar. Eğitim sistemi ve kültür, insanları durumları hakkında düşünmeye teşvik etmez, bunun yerine uzlaşmaya ve boyun eğmeye teşvik eder, yanlış ve ilkel hedeflere yöneltir: “Endişelenme, uyum sağla, eğlen!” Her alanda zenginliğe ve özel mülkiyete saygıyı öğretilir. İnsanlar sosyal gelişimin farklı bir yolu olabileceğini düşünemez hale getirilir.

Onlara göre sistem patronlar olmadan yürütülemez. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini hayal bile edemezler, patronlar olmadan da çalışmanın, yaşamın organize edilebileceğini düşünemezler. Oysa bir seçenek var ve daha önce de hayata geçirildi.

Kapitalistler, tüm dünyada Sovyet sistemini karalamak için büyük kaynaklar harcadılar, böylece hiç kimse sosyalizm hakkında yeterli ve doğru bilgiye sahip olamayacaktı. Sermaye sınıfı, farklı türlerdeki gericilikleri saldırgan bir şekilde topluma dayatır. Kanunlar ve anayasanın normları seküler devleti aslen değil sadece şeklen güvenceye alır. Ama gerçekte gücü elinde tutanlar öyle ya da böyle dinciliğe destek olarak insanlara kaderciliği, toplumdaki sömürüye itaat etmeyi vaaz eden mistik fikirler yayarlar. Modern bireyin siyasete ilgisizliği de birçok farklı yöntemle sağlanır. İnsanların enerjileri hayırseverliğe yöneltilir, örneğin hayvanseverliğe, çevre meselerine, kişisel ve bedensel gelişim konularına. İnsanlar her şeyle ilgilenirken tüm insanlığı etkileyen ve tüm sorunların kaynağı olan durumdan, yani ücretli kölelikten konusundan uzak durmaları sağlanır.

Toplumda sömürülen sınıf için pek çok siyasi tuzak mevcuttur. Milliyetçiler gerçek ya da uydurma ülke içi çelişkileri toplumsal sorunların kaynağı olarak gösterir, oysa ulusal meselelerle ilgili sorunların neredeyse tümünün kaynağı sermayedir. İşgücü göçü, ücretleri düşürme işlevi sayesinde sermayenin oldukça işine yaramaktadır.

Uluslararası uyuşmazlıklar, farklı uluslardan işçilerin sömürücüler tarafından “böl ve yönet” ilkesiyle sömürülmelerine olanak tanır. Liberaller, yozlaşmış, adları suistimallerle anılan devlet görevlilerinin yerine iyi ve dürüst olanların getirilmesini öneriyorlar. Yani bize Batı demokrasilerindeki siyasetçileri örnek gösteriyorlar… Bu arada Batı’da da bu ahbap çavuş kapitalizminden, tekellerin hakimiyetinden, suiistimallerden ve rekabet yoksunluğundan şikayetçi olanlar var. Oysa bu somutu durumu bizzat kapitalizmin kendisi yaratıyor. Yetkililerin değiştirilmesi sistemin işleyişini değiştirmiyor, aksine, gelir adaletsizliği nedeniyle çalışan sınıfın durumu her geçen gün daha da kötüleşiyor.

Bu “iyi kapitalizm” taraftarları, iktidarı zaten elinde bulunduran ve değişim istemeyen odaklar tarafından bastırılıyor. Siyasi partiler ve hareketler “vatanseverlik” ve “istikrarın sağlanması” vurgusu yaparken, sistemin çarklarına öğütülecek insanları taşımaya devam ediyorlar. Ezilenleri, onları ezenlerle birlik olmaya çağırıyorlar. Kapitalizme karşı görünürken, düzene karşı yükselen öfkeyi yine düzen içi çözümlere hapsetmekten ileri gidemiyorlar.

Gerçek şu ki Türkiye bugün tamamen dışa bağımlı ve borç içinde ülke. Gelişmiş kapitalist ülkelere teklif edebildiği tek şey, yurttaşlarını ucuz iş gücü olarak onlara sunmak ve kamuya ait her şeyi yağmalamalarına olanak sağlamak. Ülkede kamuya ait her şeyi sermayeye peşkeş çekiyor ve elde edilen gelirler yurtdışına kaçırıyorlar. Üretimin, bilimin, eğitimin ve sağlık hizmetlerinin kötüleşmesiyle ilgilenmiyorlar. Milyonlarca insanın işsiz kalmasıyla, sağlık, eğitim ve diğer temel hizmetlere ulaşamamasını umursamıyorlar. Tek ilgilendikleri kendilerinin ve hizmet ettikleri sermaye sınıfının çıkarları.

Biri şunun cevabını verebilir mi? Türkiye’de yurttaşların ödediği vergilerin ne kadarı yerli ve yabancı sermaye sahiplerine gidiyor? Türk oldukları söylenen şirketlerin ne kadarı Türklere ait? Aslında bunun da bir önemi yok çünkü sermayenin sınırı, vatanı olmaz. Liberaller, gericiler ve milliyetçiler kapitalizmden kendi paylarını almak için siyaset yaparlar.

Düzen içi çekişmelerde, milliyetçiler, liberaller, dinciler, sosyal demokratlar, hangi düzen siyaseti kazanırsa kazansın, sonunda patronlar kazanır. Sonuç yine kaynakların patronlara aktarılması, işçilere kemer sıktırılması, ülkenin yağmalanmasına devam edilmesi olacaktır.

Son olarak toplumun sol değerlerini, geçmişe dair nostaljisini sömüren güçler de vardır. Bunlar toplumsal mücadelenin simgelerini kullanıp kendilerine solcu, hattâ sosyalist diyebilirler. Ancak bunların siyasi programlarına baktığınızda “sınıf mücadelesi” diye bir kavram bulunmaz, işçi sınıfının iktidarı almasının gerekli olduğundan, sosyalizme geçişten bahsetmezler. Kurulu sistem içindeki reformların savunuculuğunu yaparlar ya da kimi durumlarda protestolarda bulunup imza toplarlar. Ama esas önemli olanı yapmazlar, çalışan insanların sınıf bilincini uyandırmazlar, onları gerçek bir politik mücadelede örgütlemezler.

Günümüz Rusya’sında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kimi parti görevlilerinin de ihanetiyle kapitalizm restore edildi. Sovyetler Birliği’nin tasfiyesi 1950’lerin başında başlayan uzun erimli ve çok yönlü bir süreçti. Sosyalist devletin dağılması şu üç düzlemde gerçekleşti; ekonomik, ideolojik ve politik. İdeolojik tasfiyenin başlangıcı “SSCB’deki sınıf mücadelesinin sonuna gelindiği ve sosyalizmin kazandığının ilan edilmesi” olmuştu. Naşta toplumsal kazanımlara dokunulmadı ama işçi sınıfı iktidardan uzaklaştırıldı.

Sonunda süreç işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlandı, burjuvazinin diktatörlüğü restore edildi ve Sovyetler Birliği dağıldı. Yani Sovyet insanının uğruna canını verdiği her şey kayboldu gitti. Zamanında güvence altında bulunan toplumsal kazanımlardan geri kalanlar da bugün uçup gidiyor. Sovyet insanının nesiller boyunca elinde bulunan ve binbir zorlukla kazanılmış hakları bugün ellerinden alınıyor ve yok sayılıyor. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin insanları, işçi sınıfının rehavetinden dolayı büyük bedel ödedi. Bugün de ödemeye devam ediyorlar. Bu durum sadece Rusya’da değil, dünyanın kalanında da böyle. Doğal kaynaklarınız, kamu kurumlarınız satılıyorsa, toplumun cebinden şu veya bu isimle çıkan paralar yurtdışına akıyorsa, sanayi, bilim ve eğitim “piyasanın görünmez eli” tarafından sistematik olarak yok ediliyorsa o ülkenin geleceği karanlıktır. Sosyoekonomik ve siyasi sorunların artması, teknolojik ve ekolojik felaketler, pek çok ülkede, halkı, kendi çıkarı adına adım atmaya sevk ediyor ve evet. Ama evet bazıları halen iktidarlarından medet umuyor. Kimileri de umutsuzlukla yabancı hükümetlerden yardım istiyor.

Bazıları kendi ülkelerindeki somut durumlar için ABD’ye ve AB’ye, yani sorunun bir parçası olanlara umut bağlayabiliyor. Diğer taraftan hala haklarını arayanlar da var. “grev” pek çok ülkede uzun zamandır unutulmuş olan bir kelime olmasına rağmen, bugün farklı sektörlerdeki işçiler sadece ekonomik taleplerde bulunmuyorlar, daha iyi çalışma koşulları istiyorlar, iş güvenliği önlemleri istiyorlar, yolsuzluğa ve hırsızlığa karşı ayağa kalkıyorlar. Bu elbette iyi fakat bu bir bölgedeki veya bir fabrikadaki dayanışmayı güçlendirmekten fazlasını başarabilir mi?

Aslında ortaya şu gerçek çıkıyor; birbirinden bağımsız gibi görünen sorunların tek bir kaynağı var, kapitalizm. Bugünlerde emek hiç olmadığı kadar toplumsallaşmıştır. Her bir ürünün üretimi, dünyanın her tarafından binlerce işçi gerektiriyor. İnsanlık inanılmaz derecede

bilgi ve teknoloji biriktirdi. Üretici güçlerin muazzam gücü var. Küresel hale gelmiş tüm sorunları çözmek elimizde. Herkese yeterli yiyecek, giysi, sağlık ve barınma kolayca sağlanabilir.

Ancak, ihtiyacı olan herkesin masasına bir tabak yemek koymaktansa satılmayan ürünleri imha etmeleri üreticiler ve tekeller açısından daha kârlıdır. Gelişmiş tabir edilen ülkelerde bile

evsizlerin sayısı artıyor, nüfus gittikçe yoksullaşıyor, zengin ve fakir arasındaki gelir farkı gittikçe açılıyor. İşçiler kendi ürettikleri ürünleri satın alamayacak kadar düşük ücretler alıyorlar. Bunu da kaçınılmaz olarak da bir aşırı üretim krizi izliyor. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, kredi çekmek zorunda kalıyor ve sürekli borçlanıyorlar. Dolayısıyla kredi, sigorta, emlak ve diğer piyasa balonları şişip patlıyor. Büyük sermaye zamanla biriktirdiği çelişkilerini her zaman, çalışan çoğunluğun aleyhine çözer. İşte bu yüzden krizler ve savaşlar kapitalizmin asli ve programlı öğeleridir. Gittikçe daha fazla insan ölür, zalimce kıyıma uğrar, ve sonuçta dünya savaşları kapitalizmin bir sonucudur.

I. Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan öldürüldü, çünkü muharebeler sırasında kimyasal silahlar kullanıldı. II. Dünya Savaşı’nda on milyonlarca insan öldürüldü. Tarihin en kanlı sayfaları yazıldı,

korkunç savaş suçları, insanlığın daha önce tanık olmadığı soykırımlar, toplama kampları ve sivillere atom bombası atılması… Bir sonraki küresel çatışma ilk yarım saatinde milyarlarca insanın hayatına mal olabilir.

Böyle bir felaket gezegen ölçeğinde gerçekleşmese bile, dünya nüfusunun çoğunluğu açısından işler kötüye gitmekte. Baskı ve sömürü büyüyor. İnsanların temel hakları gün geçtikçe daha da azalıyor. Kötüleşen yaşam koşulları insanları direnmeye ve cevaplar aramaya itiyor.

Ve kaçınılmaz olarak gittikçe daha fazla insan sınıf mücadelesi kuramına ve bunun tarihsel deneyimine yüzünü dönüyor.

Kapitalizmin çöküşü kendi içsel çelişkileri tarafından belirlenmiştir. Kapitalizm feodalizmi yerinden etmeyi başardı. Benzer şekilde çalışan çoğunluk da mutlaka burjuvaziyi devirecek.

Süreç durmaksızın ilerlemekte, fakat sosyalizme geçiş elbette sakin bir şekilde olmayacak. Toplumun bilincinin evrimi asla barışçıl olmaz.

Parazit sınıflar hâkim konumlarını kendi istekleriyle bırakmazlar. İktidarda kalıp sermayelerini korumak için işçilere karşı her suçu sınır tanımadan işleyeceklerdir. Ezilenlerin üstündeki baskı arttıkça ezilenler daha fazla direnir. Bu direniş baskılarla kırılamaz, ulusal birlik ve uyum çağrılarıyla susturulamaz. Sınıf mücadelesinden mistik uygulamalarla kaçamayız, ekolojik köylere kaçarak ya da küçük işletmeler kurarak kaçamayız. Bu küresel fırtınayı beklerken güvenli liman diye bir şey yoktur. Sosyal refaha ve güvenliğimize yönelik tehditler kapitalizm sınırları içinde aşılamaz. Savaşlar ve darbeler kaçınılmazdır çünkü kâr elde etmenin yasası güçlünün zayıftan çalma hakkını destekler.

Çevre sorunları artıyor. Doğanın talan edilmesi burjuvaziye kâr getirdiği sürece asla durmayacaklar. 21. yüzyılda bile insanlık yoksulluğu, işsizliği ve evsizliği aşamadı. Bütün bu korkunç tablo ekonomik sistemin kendisi tarafından belirleniyor; bu sistemin nihai amacı toplumsal mülkiyet üretmek değil özel mülkiyet sahibine kâr üretmektir. “Hayatın efendilerinin” günümüzde piyasalara ve iş gücüne yönelik zalimliği ilkel barbarlar olarak düşünülen ilk insanlar tarafından bile hayal edilememiştir.

(Yaşlı Aborjin konuşuyor)

Eski zamanlarda tek bir şey vardı; paylaşmak. Paylaşmak, kimliğimizin bir parçasıydı. Sadece aborjin insanını kastediyor değilim, para olmasaydı tüm dünyadaki insanlar aynı şeyi yaparlardı bence. Benim kültürümde “benim” diye bir şey yoktu. “Bizim” vardı. Kolektif olarak hepimizindi. Ama bugün hep “ben”, “benim” diyoruz. Paylaşmıyoruz, ruhumuzu özgürce ortaya koymuyoruz. Bize ait olan şeyleri paylaşmıyoruz artık. Bu durum da bizi bir insan olarak, bir toplum olarak ve bir ırk olarak öldürmeye başladı. Irk derken insan türünden bahsediyorum. Diğer insanların barınağını umursamıyoruz, yiyeceklerini umursamıyoruz. Diğer insanların hayatta kalmasını umursamıyoruz, sadece para yüzünden.

(Yaşlı Aborjin bitti)

Tabii ki halkların tarih öncesi çağlara gitmesine gerek yok. Ama birkaç para babası iktidarı elinde tuttuğu ve işçileri sömürdüğü sürece toplumumuz bir köle toplumu olarak kalmaya devam edecek. Yalnızca üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçişi, insanları sermayenin pençesinden gerçek anlamda kurtarabilir.

Üçüncü bir yol ya da bir orta yol yok. Bir beden ile o bedendeki kanserli hücre arasında

bir denge tutturmak imkansızdır. Ya beden iyileşir ya da hastalık onu bitirir. Güç ya çalışan çoğunluğa aittir ya da parazit azınlığa. İşçilerin kazanımları yüzlerce yıllık sınıf mücadelesinin sonucudur. Ve sermaye sınıfı her fırsatta o kazanımları geri almaya girişir. İşte bu yüzden günlük ekonomik çıkarlar için mücadele işçiler açısından asla tek başına yeterli olmayacaktır. İşçi sınıfının siyasi ve ekonomik iktidara ihtiyacı vardır. Baskıdan sadece mücadelenin farklı yolları aracılığıyla özgürlüğe gidilebilir. İşçi sınıfının bunu yapmaya gücü vardır, bu parazitlere nazaran önemli bir avantajı var. Sayıca fazla olan kesim işçilerdir. Dahası proleteryanın bir kuramı ve uygulanmış başarılı bir deneyimi vardır.

Sovyetler Birliği’nde işçiler ispatladı ki zenginler olmadan da pekala yaşanılabiliyormuş. Ve aynı zamanda şu da ispatlanmıştır ki, işçi sömürmeden kâr elde edebilmiş tek bir zengin yoktur.

Bilinçli bir sınıf mücadelesi her toplumsal olaya bilinçsizce koşmak, bireysel bir isyan hali ya da amaçsız bir şekilde toplumsal karmaşa yaratmak da değildir. Gerçek özgürleşme, birinin sınıf çıkarlarını bilimsel bir şekilde kavrayışıyla başlar. Bu da disiplinden ve örgütlenmeden ayrı düşünülemez, işçilerin dayanışmasından, küresel ölçekte dayanışmasından ayrı düşünülemez.

Bu mücadele sadece işçi sınıfının siyasi partisinin öncülüğünde başarıya ulaşabilir.

Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız? Milyonlarca işçinin sefil hayatlar sürmesi pahasına birkaç kişinin sınırsız özgürlüğüne ve lüks içinde yaşamasına izin veren bir dünya mı?

Yoksa insanların ekonomik bir baskı olmadan liyakatlerine göre yerlerine yerleştikleri ve herkesin değer gördüğü, çalışan her insanın şu pırıl pırıl güneşin altında yer bulabileceği, tüm potansiyelimizi lafta değil gerçekten ortaya koyabilmemizi sağlayan bir toplum mu?

Her insan, kökeni veya toplumsal statüsünden bağımız olarak bir seçim yapmak zorunda kalacak. Ya adaletsizlikten ve baskıdan yana olacağız ya da adalet için baskıya karşı olacağız. Buna hiç kimsenin tarafsız kalması mümkün değildir.