Çin: Sosyalist mi? Kapitalist mi?

Çin’in gücü, ekonomisindeki hızlı yükseliş ve dünya çapında gittikçe artan önemi hakkında çok fazla şey duyuyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti, bir zamanlar emperyalist devletlere bağımlı, vahşi iç savaş ve işgallerle yerle bir olan az gelişmiş bir tarım ülkesiyken bugün güçlü bir devlet haline gelmiştir. Modern Çin bilimsel ve teknik başarılarıyla güçlenmiş, dünyanın en gelişmiş sanayisine ve en büyük donanmasına sahip bir ülkedir.

Çin’n fabrikaları, dünyanın geri kalan kısmı tarafından tüketilen pek çok şey üretmekte ve kimi şirketlerin üretim merkezlerinin neredeyse tamamı Çin’de bulunmaktadır. Çin’deki işçilerin çalışma koşulları ağır olmakla kalmıyor, çoğu zaman işçilerin hayatlarını da tehlikeye atıyor. Çin’in bir şehrinde iş bulmayı başarabilen yerli halk, çoğu zaman keyfi ve kanunsuz uygulamaların, hattâ Çin fabrikalarındaki hummalı çalışma hızına dayanamayıp intiharların kurbanı olmaktadır.

Çin’deki düşük ve istikrarsız yaşam standartlarının gelişmesini sağlamak ülkedeki yöneticilerin uzun vadeli önceliği olmuştur. Peki Çin’deki fabrikalarda işçiler kimler adına çalışmaktadır, dürüstçe çalışmaları onları gerçekten hukuksuzluktan ve yoksulluktan kurtarmakta mıdır?

1978’de, Çin’de Daan (Da-an değil iki aa’la hızlı okunarak sondaki n’ye basılacak Daan) Şaopin tarafından ekonomik reformlar uygulandı. Yöneticiler ülke ekonomisinin piyasa ekonomisine geçişine öncülük etti. Sovyetler Birliği’nin rakibi durumundaki Çin rengini de değiştirmiş oldu. Yeni hükümet, yabancı tekellerin ülke topraklarına yerleşmesi konusunda Batılı yatırımcılarla anlaşmalar yaptı. Batı’nın kapitalist ülkeleri, işgücü maliyetinin asgari düzeyde olduğu Çin’e memnuniyetle gönderdiler sanayilerini. Kendi isminin anlamını unutan Çin Komünist Partisi, ülkeye akın eden yabancı sermayenin önünü açtı ve aslında ülkesindeki çalışan nüfusun büyük bir kısmını bu ülkelere kiralamış oldu.

Kırsal kesimde ortaya çıkan sınıf ayrımlarına bağlı olarak sosyalist kolektif çiftlikler yok edildi ve milyonlarca insan fabrikalarda düşük ücret karşılığında çalışmaya razı oldu. 2010 yılında, Çin’deki işsiz sayısının 200 milyon kişi olduğu tahmin ediliyordu.

Çinli işçilerin sayısı yoksul köylerden gelen göçmenler nedeniyle günümüzde de artmaya devam etmektedir. Aynı zamanda Çin nüfusunun büyük bir kısmı aile çiftliklerinde veya haklarının ihlal edildiği gettolarda yaşamakta ve çalışmaktadır.

Devlet yetkilileri, parti içindeki gruplar tarafından atanan birer kapitalist haline gelmiş, eskinin gelişmekte olan sosyalist toplumu da yozlaşmış bir kapitalist topluma dönüşmüştür. Çin komünist partisi (ÇKP) 2001 yılında girişimcilerin de parti saflarına katılabileceğini açıkladı. Ulusal Halk Kongresinde 1975’te işçi ve çiftçinin %51,1 olan temsiliyet oranı 2003’te %4’ün altına düştü.

Çin toplumundaki sınıf ayrımı en geri kalmış kapitalist ülkelerdeki kadar yüksek rakamlara ulaştı. Son zamanlarda Çin’deki dolar milyarderlerinin sayısı ABD’dekini geçti. Bugün Çin’de 819 dolar milyarderi ve bir milyondan fazla da dolar milyoneri var.

Daan Şaopin komünistlerin kınamalarına cevap olarak, bir kedi eğer fare yakalıyorsa rengine bakılmayacağını ifade etmişti. Çinli yetkililer gerçekten de servetlerini nasıl elde ettikleriyle pek ilgilenmezler, ancak aynı şey çalışan insanlar için söylenemez. Çinli işçilerin fazlasıyla sömürülmesiyle elde edilen kâr, nihayetinde kapitalist tekellerin servetlerine eklenmek için Batılı şirketlerin ve büyük Çin bankalarının hesaplarına giriyor.

Bu arada, Çin toplumundaki kesimler de dünyanın geri kalanında olduğu gibi piyasalaştırma reformlarına maruz kalıyor. Mevcut tüm hizmetler hızlı bir şekilde özelleştiriliyor, büyüyen mâli sermaye tarafından el konuluyor ve hizmetlere dönüştürülüyor. Çin’in kâr odaklı sağlık ve eğitim sistemi tüm dünyada benzerleri gibi sıradan insanların yaşam kalitesini arttırmıyor.

Çin mali sermayesi, yurttaşlarının sadece çok çalışmasıyla yetinmediği için, çalışan halkı izlemek için partinin desteğiyle yüksek teknolojili yöntemler uyguluyor. “Sosyal kredi” adı verilen sistem, insanları güvenilir, borcunu ödeyebilen veya işten kaçan, güvenilmez Çinliler olarak gruplamak için tasarlandı. Şehirler, polisin veri tabanına milyonlarca yüzü aktaran kamera ağlarıyla donanmış durumda. Fabrikalarda, çalışma mesaisi ile örneğin izin verilen dinlenme dakikalarının aşılması halinde uygulanan maaş kesintisi dahil olmak üzere işçilerin hareketleri üzerinde her türden denetim uygulanmaktadır.

Çin devlet kurumları ve bankaları kendi yurttaşlarını sömürmekle kalmıyorlar. Ülke, Sovyetler Birliği örneğinin aksine diğer ülkelerdeki ticaret pazarlarına bağımlı ve kendi kaynaklarıyla kalkınma sağlayamamakta. Çin, sermayesini ve sanayisini diğer ülkelere taşımak, iş gücü maliyetini ucuz tutmak, hattâ ülke içinde iş gücü maliyetini düşüremiyorsa dışarıdan temin etmek zorunda kalıyor. Tüm bu önlemler gerçek bir emperyalist büyüme anlamına geliyor.

Partinin kapitalistleri, az gelişmiş ülkelerin burjuvazisine rüşvet veriyor, işçilere karşı mücadelelerinde o burjuvazileri destekliyor. Örneğin Kazakistan’da, Çin sermayesi, petrol ve gaz sahalarının çoğunu ele geçirdi ve Kazak petrol sanayisinde işçilerin grev ve eylemlerinin bastırılması için Kazak hükümetine etkin bir biçimde destek veriyor.

Çin bankaları, zayıf ve bağımlı ülkelerin rüşvetçi “seçkinlerine” rüşvet vermeye ve onları kendisine borçlu birer sömürgeye dönüştürmeye hiç de karşı değil. Çinli kapitalistler endüstriyel fabrika, elektrik santralleri ve işçilerin kâbus gibi koşullara maruz kaldığı diğer altyapı inşaatları için Asya ve Afrika ülkelerine kredi veriyor. Çin, bu fabrikaların kapasitelerini kendi gereksinimlerini karşılamak için kullanıyor, hattâ iş yerlerine yerel halk değil Çinliler yerleştiriliyor. Yerel burjuvazi Çinli ortaklarından büyük rüşvetler alırken, yoksullar borç esareti ve işsizlik baskısı altında ölmeye devam ediyor.

En üst seviyede kârı hedefleyen Çin sermayesi, sınır komşularının kaynaklarını tüketmekten vazgeçmezken, işbirliği ve “ortak yatırım” sözleriyle de yaptıklarını örtbas etmeyi unutmuyor. Açgözlü ve umursamaz hükümetlerin Çinli şirketlerle birlikte Rus topraklarını barbarca ormansızlaştırması, Rusya’nın Güney Sibirya ve Transbaykal bölgelerini işte bu şekilde bir çevre felaketine sürüklemiştir.

Emperyalist genişleme politikasının kaynakları tüketilmesi ve ekonomik bağımlılığın sürdürülmesiyle sınırlı olmadığı bilinmektedir. Çin, kendi kapitalistlerinin hâkim konumunu, silahlı kuvvetleri aracılığıyla savunmaya hazırlanıyor. Tacikistan’da birkaç yıl önce Çinlilerin dayattığı ve Tacik hükümeti tarafından ödenemeyen kredi borcu nedeniyle ülkenin bütün bir bölgesi Çin ordusu tarafından işgal edildi. ABD, Rusya ve Fransa’nın paralı askerlerinin yanında Çin silahlı kuvvetleri de Afrika cumhuriyetlerinde faaliyet göstermekte, değerli topraklara ve maden yataklarına el koymaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin toprak iddiaları Vietnam, Filipinler, Endonezya, Rusya, Japonya, Hindistan ve Butan gibi ülkeleri kapsamaktadır.

Çin Komünist Partisi (ÇKP), komünist enternasyonal hücreler yaratmak yerine sözde Konfüçyüs Enstitüsü adını taşıyan kurumları kurmakta, proleter mücadele fikirlerinin yerine her yerde geleneksel değerleri empoze etmekte ve diğer ülkelerin işçilerine uluslararası destek sunmak yerine kendi ulusal yayılmacılığıyla ilgilenmektedir.

Çin’deki kapitalist restorasyon ve Komünist partideki çözülmeye rağmen, Çin proletaryası kapitalizmle mücadelede etkileyici bir tarihsel deneyime sahiptir ve bundan dolayı da gelecek için umut vardır. Çinliler uzun süre özverili bir şekilde ulusal kurtuluş savaşına öncülük ettiler. Soygunla, ekonomik bağımlılıkla ve emperyalist güçlerin doğrudan müdahalesiyle savaştılar. Sanayi merkezlerinde milyonlarca kişilik köylü orduları, Marksizm esasına dayalı binlerce kişilik işçi hücreleri yarattılar. 30 yıldan fazla süren iç savaşta burjuvaziye ve milliyetçilere karşı mücadele etmeyi öğrendiler. Bu geçmiş deneyim, bugün her zaman olduğundan daha değerli.

Kapitalist sistemdeki kriz, Çin fabrikalarındaki grev hareketini diriltmiştir. Geçen sene ülkede binden fazla büyük çapta grev ve protesto gerçekleşti. Sanayideki anlaşmazlıklar giderek artıyor, bu sayı 1993’te sadece 8.000 iken 2012’de 850.000’den fazladır. Çin fabrikalarındaki işçilerin, ulaştırma işçilerinin, inşaat işçilerinin yanı sıra hakları ihlal edilen iç göçmenler, örgütlü eylemler için komiteler oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük proletaryası yavaş ama istikrarlı bir şekilde yükseliyor. Ve bu da demek oluyor ki, gericilerin ve parti popülistlerinin ifadelerine rağmen Çin’in gerçek rengi kızıldır ve öyle de olacaktır.