Açık Toplum Palavrası

Bu bölümde, popper’ın şu açık toplum idealine biraz daha ayrıntılı değineceğiz.

Popper tarihi şöyle anlatır. İnsanlar başlangıçta kapalı kabile toplumları içinde yaşıyordu. Kapalı toplumlarda her şeyi toplum belirliyordu ve bireyin bağımsız karar alanı yoktu. İnsanlar tamamen akıldışı biçimde yaşıyor, aklını hiç kullanamıyordu. Sonra bir gün, bundan yaklaşık 2500 yıl önce, atina demokrasisi, yani ilk açık toplum ortaya çıktı. Açık toplumda bireyin özgürlük alanı toplum karşısında giderek genişliyordu. İnsanlar ilk kez akılcı davranmayı öğrenmişti. 2500 yıldır insanlık tarihi açık toplumcu güçlerle kabile yaşamına dönmek isteyen kapalı toplumcu güçler arasındaki mücadeleden ibarettir. Açık toplumun örnekleri atina ile modern ingiltere ve ABD’dir. Kapalı toplumlar ise, geri kalanların hepsi. Buna göre bir taş devri kabilesiyle roma ve sovyetler birliği aynı toplum biçimini temsil ederler. Kapalı toplumcu güçler sürekli sinsi planlarla ve asıl amaçlarını gizleyerek, açık toplumu yıkmaya çalışırlar. O kadar gizli çalışırlar ki çoğu durumda kapalı toplum için mücadele edenler bile neye hizmet ettiklerini bilmez. Hollywood filmlerindeki terörist figürlerinin aynısı olan kapalı toplumcular, yani marksistler, her zaman bir köşede hazır beklerler ve onlara karşı açık toplumu savunmak için her şeyi yapmak gerekir. örneğin patronların iktidarına karşı olanlar, eğer ideolojik mekanizmalarla ve propaganda yoluyla yeterince etkisiz kılınamazlarsa, silah kullanmasalar bile, onlardan önce davranıp onları zorla bastırmak gerekir. (açık toplum cilt 1, 265) Ağır başlı bir felsefe profesörü gibi görünen popper, gerçekte emperyalizmin militan bir propagandacısıydı. Örneğin popper nükleer silahların dünya barışını korumaya yaradığını savunuyor, hiroşima ve nagazaki’ye atom bombası atılmasının alçakça bir insanlık suçu değil, yalnızca bir hata olduğunu düşünüyordu. Ona göre bu hatayı değerlendirirken yüz binlerce sivilin öldürülmesine odaklanmak yanlıştı. İşin odaklanılması gereken yönü, bu hata sonucu kamuoyunda bilimin sonuçlarına dair bir güvensizliğin ve sorgulamanın ortaya çıkmasıydı. (Richard Gault 1989 Science as Culture)

Marksistleri, tarihi yöneten ilkeyi aramakla suçlayan popper, marksizmin karşısına çok daha cüretli bir genellemeyle çıktı. Bütün tarihi ikili bir şemaya sıkıştırdı. Koskoca tarihi bir tek karşıtlıkla açıklayıverdiğini iddia etti. Onun ortaya koyduğu bu ikili şema tam bir safsatadır. Açık ve kapalı toplumlar birer uydurmadır. Öncelikle, insanlık tarihi ikili bir şemaya sığdırılamayacak kadar çeşitli toplum biçimlerine tanık olmuştur. Atina ile ABD’yi aynı sanmak, sovyetler birliğiyle feodal krallıkları, romayı, antik mısırı, göktürk konfederasyonunu ve taş devri kabilelerini kapalı toplum etiketi altında toplamak gülünçtür. Bu şekilde hiç bir şey açıklanmış olmaz. İkincisi, popper’ın varsaydığı kabile toplumları aslında hiç var olmamıştır. Bu varsayım, antropolojinin ilk dönemlerinin bir kalıntısıdır. İlk dönemlerinde antropoloji, avrupa dışındaki halkların sömürülmeyi hakeden ve yönetilmesi gereken geri, aşağı, aptal topluluklar olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. 20. Yüzyılda bu yaklaşım yavaş yavaş aşıldı. İrrasyonel ve düşünemeyen kabile insanının, emperyalizmin bir uydurması olduğu 20. Yüzyılın antropoloji çalışmalarında açıkça gösterilmiştir. Modern toplumun bireyleri kalıplandırmak konusunda eski toplumlardan daha az başarılı olduğunu düşünmek de yanıltıcı olur. bütün sınıflı toplumlarda, düzenin varlığını meşrulaştırmak için bir takım aşkın güçlere ve yasalara başvurulur. Çoğu durumda bu aşkın meşruiyet kaynağı tanrı ya da tanrılardır. Bazı insanların soylu olduğu ve doğuştan gelen haklara sahip olduğu iddiası da böyledir. Kapitalizmde ise bu eski meşruiyet kaynakları kısmen etkisini yitirmiş, Ama bunlara yenileri eklenmiştir. Koşullardan etkilenmeyen özgür bireyin değişmez doğası ve ekonominin demirden yasaları. Burjuva ekonomi yazarları, yere ve zamana göre hiç değişmeyen bir takım yasalar bulduklarını iddia ederler. Böylece toplumdaki sömürü, yoksulluk, eşitsizlik, ekonomik krizler, bunların hepsi aşkın ekonomik yasaların sonucu gibi gösterilir. Bunlara birer doğal afet gibi katlanmak gerekir. sınıflı toplumun kötülükleri, “insanın kötülüğü” olup çıkar, ortada ne suçlu kalır, ne de değiştirilebilecek bir düzen.

Karl popper’ın düşünceleri, tamamen batılı burjuva önyargılarını temel alır. Yazarken ingiliz ve amerikalı zenginlere ve küçük mülk sahiplerine seslenir ve onların düşüncelerini yansıtır. Onlar dışında pek kimseyi hesaba katmaz. Öyle ki popper bazen kendi savlarını daha ikna edici kılmak için, “iyi bir hıristiyanın böyle düşünmesi gerektiğine inanıyorum.” Gibisinden cümleler kurabilmiştir. (açık toplum cilt 2, 235)

iyi bir hıristiyanın ne yapması  gerektiği konusunda yorum yapmak istemiyoruz. Aslında biz, insanların siyasete, felsefeye ve toplumsal konulara, din penceresinden bakmalarını zararlı ve gerici bir tavır olarak görüyoruz. İnsanların iyi hıristiyan, iyi müslüman ya da iyi budist olmak için inanç dışındaki konularda da şunu ya da bunu seçmeleri gerektiğini söylemek laiklik ilkesiyle bağdaşmaz. Anlaşılan böyle düşünmekle, Popper gibi düşünenlerin gözünde iyi hıristiyanlar olma şansımızı yitiriyoruz ama olsun. O konuda zaten bir iddiamız yoktu.